Büyük altüst oluşların yaşandığı dönemler kaydetmiştir tarih. 1. ve 2. Paylaşım Savaşları, Avrupa’nın birçok ülkesinde birden patlayan 1848 devrimleri, bütün dünyayı etkisi altına alan 1968 isyanı gibi. Derin ekonomik ve siyasal krizlerin bağrında yaşanan bu süreçler, kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istemediklerini dışavurduğu, alışılmışın dışında davranışların, yönelimlerin oluştuğu, ezberlerin bozulduğu dönemlerdir. Dünyanın içinden geçtiği süreç böylesi özelliklere sahip yeni dönemin girizgahı olarak değerlendirilebilir rahatlıkla.

Her yanımız kargaşa, belirsizlik. Şiddeti giderek artan bir sarsıntı içindeyiz. Sistem tarihte tecrübe edilen diğer bütün emsallerinden daha derin ve ciddi bir krizin içinde artık. Savaşlar, milyarlarca insanın yaşam koşullarının giderek bozulması, bu zeminde meydana gelen isyanlar, şaşırtıcı seçmen davranışları, çevrenin tahribinin geri dönülmeyecek boyutlara varması vb. hep krizle ilişkili gelişmeler.

Burjuva ekonomistlerinin ağızlarında sakız ettiği sistemin kendi kendini düzenlediği, dengeyi sağladığı değerlendirmelerinin hiçbir inandırıcılığı kalmamış durumda. Olan bitenin, politikacıların, ekonomistlerin işbilmezliği, yanlış politikalarının sonucu olduğu yalanının da mumu sönmek üzere. Güneş balçıkla sıvanmaz, kapitalist üretim tarzının anarşik ve irrasyonel doğasının yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Dünyanın hemen her yerinde hakim sistem olan kapitalizmin can çekişmesinin sonuçları bunlar. Sistem doğal sınırlarının ötesine geçmiş durumda çoktandır. Aşılması gerek, aksi halde sonuçları insanlığı aşıp boğacak.Yaşanılanı ikinci viteste yüz kilometre hızla gitmeye çalışmak gibi görebiliriz, bu durumda motor bağırıyor, sarsılıyor, boğuluyor. Eğer vites değiştirilmezse parçalanması kaçınılmaz. Evet insanlık ya sosyalizme demir atacak ya da boğulacak, bu kadar açık ve net.

Buraya kadar çizilen tabloya itirazı olanlar, yapılan analizi gerçekleri kendi prizmasında kıran bir sosyalistin rüyalarının ürünü olmakla itham edebilecek olanlara karşı somut örnekler vererek devam edelim. Vereceğimiz örnekler aynı zamanda emekçi kitlelerin içinde bulundukları koşullara neden her geçen daha fazla tepki verdiğini anlamayı da mümkün kılacak.

Burjuva iktisatçılar ve tabi politikacılar kapitalist sistemin devasa boyutlarda artırdığı zenginliğin zamanla bütün insanları zenginleştireceğini söylerler. Yavaş yavaş hepimiz artan refahdan payımızı alacağızdır yani. Bu iddianın gerçekle ne kadar ilgili olduğuna önce dünya sonra da kapitalizmin dünya üzerinde en gelişmiş halde yaşandığı ülke Amerika üzerinden bakalım.

Bugün dünyadaki en zengin yüzde 1’lik dilime giren 70 milyon kişinin serveti geride kalan yüzde 99’un (Yyaklaşık 7 milyar insan) servetinden yüksek.

İngiltere orijinli Oxfam’ın raporuna göre 62 “süper zenginin” toplam serveti, dünyanın nüfusunun en fakir olan yarısından daha fazla. Bir yıl önce, dünya nüfusunun en fakir olan yarısının serveti, 80 “süper zenginin” servetine denk geliyordu. 2010 yılında en zengin 62 kişinin serveti 500 milyar dolardan 1.76 trilyon dolara yükseldi. 5 yıl içinde 3 kat arttı yani.

Kapitalizm birilerini fena halde zenginleştiriyor evet. Ama rakamların açıkca gösterdiği gibi bunlar emek gücünü satmak dışında hayatlarını sürdürme şansı olmayan milyonlarca, milyarlarca emekçi değil. Bir elin avucu kadar insan. 2016 yılı verilerine göre Amerika’daki en zengin 200 kişinin servetlerinin toplamı 4.4 trilyon dolar.

Thomas Piketty, Emmanuel Saez ve Gabriel Zucman isimli ekonomistlerin alt ve üst dilimlerdeki insanların gelirlerinin 1980’den bu yana nasıl değiştiğini ortaya koyan araştırmaları zenginliğin yayılıp yayılmadığını net biçimde gösteriyor. Sözkonusu ekonomistlerin yaptığı araştırmaya göre Amerikan nüfusunun alt bölümündeki yarısının milli gelirden aldığı pay 1980 yılında yüzde 20 iken bugün yüzde 12’ye düşmüş, en üst gelire sahip yüzde 1’in aldığı pay ise yüzde12’den yüzde 20’ye yükselmiş. Yani ulusal gelirin yüzde 8’i nüfusun alt gelir grubundan yüzde 1’lik üst gelir grubuna transfer edilmiş. Rakamlar refahın tabana yayıldığını değil tam tersine giderek tepede yer alan çok küçük bir azınlığın, en zenginlerin elinde daha fazla biriktiğini ortaya koyuyor net olarak.

80’ler neoliberal politikaların hükmünü oluşturduğu yıllardı. Neoliberalizm de kapitalizmin bütün yaşamsal alanları daha fazla kar elde etmek için sonuna kadar derinlemesine sömürüsü, bunun için her türlü düzenlemenin yapılması demekti. İş yaşamının alabildiğine güvencesizleştirilmesi, sermayeyi maliyet yaratıcı yüklerden mümkün olduğunca kurtaran esnek çalışmanın yaygınlaştırılması bu dönemde büyük boyutlara vardı.

ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Harvard’ın ekonomistlerinden Lawrence Katz ve Princeton Üniversitesi’nden ekonomist Alan Krueger’in konuyla ilgili yaptığı bir araştırma bu sürecin nasıl işlediğini rakamlarla ortaya koyuyor.

Söz konusu araştırmaya göre Obama’nın 8 yıllık yönetimi döneminde yaratılan yeni 10 milyon işin yüzde 94’ü geçici, sözleşmeli ya da yarı zamanlı pozisyonlardan ibaret olduğunu gösterdi. Yine aynı araştırma 2007 başlayan ekonomik kriz öncesiyle karşılaştırıldığında bugün tam zamanlı işlerde çalışan işçi sayısının 1 milyon azaldığını ortaya koyuyor.  Demek ki, mevcut işçiler güvencesiz bir pozisyona sokulurken, yeni istihdam olanların neredeyse yüzde 95’i aynı durumda. Hemen bütün ekonomilerde aynı trendin hakim olduğunu tahmin edebiliriz. Sermayenin karını artıran bu düzenleme emekçiler için daha fazla zorluk, işlerini her an kaybetme korkusu anlamına geliyor. Geleceğe ilişkin kaygıların artması, belirsizlik geniş kitlelerin ruh halini bozuyor. Tüm bunlara reel gelirin azalmasını da ekleyelim.

AKP’li yıllarda gelir uçurumu nasıl oluştu?

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 39.4’ünü elinde tutarken geri kalan yüzde 99’luk kesimi Türkiye’deki toplam zenginliğin yüzde 60.6’sını elinde bulunduruyordu. AKP iktidarı altında geçen yıllar içinde, Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik kesimin toplam zenginlikten aldığı payı geri kalan yüzde 99’un aleyhine çok hızlı biçimde artmış ve iktidarının 10. yılında yüzde 1’lik kesimin geri kalan yüzde 99’un toplam mal varlığından daha fazla birikime sahip olduğunu görüyoruz. 2014’e geldiğimizde Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 54.3’üne sahipken nüfusun geri kalan yüzde 99’luk kesimi toplam servetten ancak yüzde 45.7 oranında pay alıyor durumdaymış. Yani artık Türkiye’deki çok küçük bir azınlık geri kalan yüzde 99’luk nüfusun toplam mal varlığından daha büyük bir servete sahip.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu sonucun ortaya çıkmasına yol açan kapitalizmin toplumsal kutuplaşmayı artırıcı dinamikleri. Bu dinamiklerin önünü sonuna kadar açan neoliberalizm.

Dünyada ve Türkiye’de emekçi sınıfları derin hoşnutsuzluk ve buna bağlı olarak yeni siyasi arayışlar içine sokan koşullar bunlar. Mevcut siyasi partilerin, siyaset yapma tarzının, geleneksel siyasetçi tipinin giderek birer nefret objesine dönüşmesi de aynı koşulların sonucu. Trump gibi ırkçı, kadın düşmanı bir sahtekarı başkan yaptıran da geleneksel siyasetçi tipinden farklı olması, en azından sözde kurulu düzene karşı gözükmesini sağlayan retoriğiydi.

Kapitalizmin içine girdiği derin sarsıntı her alanda kendini hissettiriyor/hissettirecek. Krizin hegemonya mücadelesini derinleştirdiği ve bunun şu an için vekalet savaşlarına yol açtığı görülüyor. Yarın asli unsurların karşı karşıya geleceği paylaşım savaşlarının yaşanması hiç de uzak bir ihtimal değil.

Türkiye’de yaşananların da yukarıda bahsettiğimiz gelişmelerden ayrı ele alınamayacağı açık. Krizin derin etkileri, Ortadoğu’da yaşanan savaşlar, Kürt sorununun aldığı yeni biçim devletin faşist karakterini alabildiğine koyultmuş durumda.

Sonuç olarak dünyada ve Türkiye’de kitlelerin içine itildiği yaşam koşulları gün geçtikçe ağırlaşıyor. Ancak yerinde tespitler yapmak, kapitalizmin krizini en doğru biçimde anlamak yeterli değil. Sorun bir yanıyla ideolojik ve politik olarak kendimizi doğru ifadelendirmedeki yetersizliğimiz. Diğer yanıyla halkların arzu ve özlemlerine tercüman olacak bir dil ve örgütlülüğe ulaşmaktaki eksikliğimizde. “Halkın temsilcisiyseniz, halkın kendisi olmalısınız. Halkın iradesini ifade edebilmek için göğsünüzde halkın yüreği çarpmalıdır” diyen Babeuf’un sözleri kulağımıza küpe olmalı.

Hiç kuşkusuz kitleler içinde tutuldukları cendereden kurtulmak için harekete geçecek/geçiyor. Bu gerçek hareket arzu edilen seviyeye ulaşmamızda güç sağlayıcı, yol gösterici olacak. Marx’ın “İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme bir düzine programdan daha değerlidir”sözünün içerdiği anlamı derinden kavrayacağımız esin verici siyasal pratikler, Gezi gibi isyanlar önümüzde.

Dünya ve Türkiye büyük bir kargaşanın, kaosun içine doğru sürükleniyor. Bu kaos, onu var eden emperyalist-kapitalist sistem emekçi sınıflar tarafından ortadan kaldırılmadan sonlanmayacak. Bunun  imkanları hiç olmadığı kadar mevcut. Hep birlikte göreceğiz.

Ekim Devrimi’nin 100. yılı olan 2017 sosyalizm bayrağının bütün ihtişamıyla dalgalanacağı bir dönemin başlangıcı olsun!