“Bizim kuşağın karşı karşıya bulunduğu güçlükler, babalarımızın çektiklerinden daha da zordur. Ama bir yönden, biz, babalarımızdan daha şanslı sayılırız. Biz dövüşmeyi öğrenmeye başladık ve hızla öğreniyoruz ve en iyisini babalarımızın yaptığı gibi, birey olarak dövüşmek değil, bizim kafamıza yabancı gelen burjuva lafebelerinin sloganları için değil, kendi sloganlarımız için, sınıfımızın sloganları için dövüşmeyi öğrendik. Babalarımızdan daha iyi dövüşüyoruz. Çocuklarımız bizden daha iyi dövüşecekler ve zafer onların olacaktır.” (Lenin, İşçi Sınıfı ve Yeni Malthusçuluk)

12 Eylül’le beraber Türkiye’ye biçilen deli gömleği

Yıllardır iktidarlar, emperyalist sermayenin ülkeye ilgisini çekmek ve onlara cazip gelebilecek koşullar oluşturmak için adeta saha temizliği yapıyor. Ucuz ve güvencesiz işgücü tüm sektörlerde yaygınlaştırılıyor.

İktidar eliyle sermaye lehine yapılan düzenlemelere, alınan önlemlere, örgütlülüğün dağıtılıp tasfiyesi yönünde atılan adımlara rağmen işçilerin eli şaltere gidiyor ve yönlendirmelerin aksine tüketimden değil üretimden gelen gücünü kullanıyor. Ocak ayında onlarca kentte on binlerce metal işçisi ayağa kalktı ve grev kararı aldı. İktidar, emeğin bu ortaklaşmış iradesini grev yasağı ile önleme yoluna gitti. 

Buna rağmen, harekete geçiş tarzı ve kararlılığıyla metal işçisi bize hafıza tazelenmesi yaşattı; aklımıza, 1976’da DGM kanununun çıkmasını engelleyen, 1977’de “DGM’yi ezdik sıra MESS’te” diyen metal işçileri geldi.

Aradan birkaç ay geçti, metal işçisi bir başka zeminde bugün yine ayakta; Renault, Tofaş, Coşkunöz, Mako işçileri iş bırakarak dayatılan kölelik koşullarını reddediyor.

Patron da sendika da hedefte

Türk Metal üyesi işçilerin Renault’tan başlattığı ve giderek MESS üyesi diğer iş yerlerinde yaygınlaşan direnişin öncelikli özelliği, yalnızca patronu değil sendikal bürokrasiyi ve işbirlikçi sarı sendika anlayışını hedefine almasıdır. Bu, 12 Eylül’den bugüne sendikaların (ve genelde örgütlü yaşamın) adım adım nitelik değişimine uğratılması, içinin boşaltılarak etkisizleştirilmesi sonucu ortaya çıkan işbirlikçi sendika anlayışına bizzat sınıf tarafından müdahaledir; mevcut gidişatın reddidir.

Benzer bir iç boşaltma, tüketerek yedekleme sürecinin, yalnızca sendikalarda değil, politik olanları dahil örgütsel yaşamın bütününde gözlendiğini, bundan genelde solun özelde Türkiye Devrimci Hareketi’nin azımsanmayacak boyutta etkilendiğini düşünürsek, sınıfın kendi kaderini eline alan ve dayatılan “AŞ ruhlu sendika” anlayışını reddeden direnişinin, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, önemli ve öğretici bir adım olduğunu görürüz.

Topyekûn saldırı topyekûn bir direnişi gerektiriyor

Çalışma yaşamının ve hak alma mücadelesinin lokomotif sektörlerinden biri olan metal iş kolundaki eylemler, emekten yana tüm toplum kesimlerini ilgilendiriyor. Aynı zamanda, çelişmenin/mücadelenin diğer kutbunda bulunan, sermayenin amiral gemisi konumundaki MESS dolayımıyla işçi eylemleri, tüm sermaye kesimlerini ilgilendiriyor.  

1959 yılında kurulan MESS, sermayenin en etkili örgütlerindendir, çalışma yaşamına dair alınan kararların belirleyicisidir. Bir dönem başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı bu örgütün iradesi, 12 Eylül sonrasında darbe iradesiyle iç içe geçmiştir. Bu irade DİSK’i ve Türkiye Maden İş’i yasaklarken, o süreçte pek de etkili olmayan Türk Metal’in önünü açmış, özel gayretlerle Türk Metal’i işbirliği zemininde büyütmüştür. Bu sendikanın genel başkanlığını yaklaşık 34 yıl boyunca Mustafa Özbek yapmıştır.

MESS’in kim olduğu bilinmeden, 4+4+4’le ne yapılmak istendiği, Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’yle ne amaçlandığı anlaşılmadan, grevlerin neden ertelendiği, işçi eylemelerine neden bu denli tahammülsüz olunduğu, sermayenin nasıl bir düzen ve çalışma yaşamı amaçladığı anlaşılmaz.

Grev ertelerken kullanılan, bugün de eylem halindeki işçilere karşı tehdit unsuru olarak öne çıkarılan milli güvenlik, gerçekte sermayenin sömürü, rant ve talan konusunda güvenceye alınmasıdır. Diğer bir ifadeyle, iktidarın tüm baskı ve zor araçları sermayenin emrindedir. Buna rağmen kazanmak, sermayeyi yenmek ve düzenine son vermek mümkündür.

Bunun için, mücadele alanlarını ve dinamiklerini karşı karşıya getirmeden, birleşik mücadele bilinciyle hareket edilmeli, sorunları aynı programda çözmeyi amaçlayan bir perspektif ve örgütlü duruş geliştirilmelidir.

Direniş, Haziran’ın emek zeminindeki ifadesidir

Dikkat edilirse, bir tarafta MESS’le beraber AŞ kurup, işe alınacak işçilere verilecek eğitim ve sertifikalar üzerinden kâr sağlayan Türk Metal var, diğer tarafta patrona da sendikaya da başkaldıran bir sınıf var.

Bu tablo, doğru okunmalı ve gerek niceliği gerekse nitelik ve kapsayıcılığı giderek artan direnişe sembolik destek vermekle yetinilmemeli, onlardan da öğrenerek emek örgütlülüğü ve mücadelesinde alternatif oluşturma konusuna kafa yorulmalıdır.

Sonuçta diyebiliriz ki, metal iş kolundaki direniş, sarı sendikanın panzehiri, dayatılmakta olan sistemin antitezidir; bugünün koşullarında nasıl yapılması gerektiğinin öğretici pratiğidir. Bu pratik, Haziran’ın emek zeminindeki ifadesidir. Bu nedenle, fabrikada şalteri indiren elin, işi durduran iradenin mahalledeki karşılığı, sıkılı yumruktur.

Sadece metal sektöründen değil, yaşamın her noktasından yükseltilen destek ve geliştirilen birleşik mücadele anlayışı, umudu büyüten yeni bir sürecin habercisi olabilir.