latuff1
Dünyada dolar bolluğunun olduğu dönemde, gelişmekte olan ülkelerin bir kısmı, borçlanmanın cazip olduğu o süreci iyi değerlendirmiş, düşük fiyatlarla dolar bulabildikleri için ülkelerindeki sanayinin potansiyel gelişme olanaklarını da dikkate alarak uluslararası kulvarlarda rekabet şansı olan sanayi sektörlerinin desteklenmesi yoluna gitmiştir. Bu çerçevede programlar oluşturulmuş, ülkelerin konumlarına denk, alternatif enerji kaynaklarına da yer veren bir sanayileşmenin geliştirildiği oldukça radikal adımlar atılmıştır.


Ucuz dolar avantajını bu türden adımlarla değerlendiren ülkelerde hızlı bir büyüme sağlandı ve daha çok yatırım mallarının ithalatına dayalı bir sanayileşmeye geçildi. Mesela Çin’de sanayi 10 yılda 200 kata yakın büyürken, toplamda ekonomi ise, aynı sürede yüzde yüzlük bir gelişme gösterdi. Arjantin, Güney Afrika gibi ülkelerdeki gelişmeler, bundan biraz daha geri olmakla birlikte, yıllık yüzde 7-8’İn altına düşmedi.


Türkiye, ucuz doların bol olduğu o süreçte, bu ülkelerden farklı olarak inşaat sektörüne yatırım yaptı. Bugün Türkiye’de inşaat, ekonominin motor sektörü konumundadır. Türkiye’de yapılan konutların 1 milyon adedi hala satılamamış durumda. İkincisi, taksitli satışların ne kadarında alıcıların ödeme yapabileceği, kriz koşulları nedeniyle belirsizliğini koruyor. Yani, inşaat sektöründe artık sınıra gelinmiş olduğunu gösteren gelişmeler yaşanıyor. Bunu en iyi bilenlerden biri de AKP’dir. AKP bu nedenle, toprak alımından büyük ihalelere kadar (üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, Kanal İstanbul gibi) uluslararası sermayenin önündeki tüm engelleri kaldırarak; sömürü ve rant alanlarını daha da cazip kılarak döviz girdisini artırmaya, ekonomide günü kurtarmaya çalışıyor.

Bu nedenle AKP rant elde edebileceği tüm alanları yağmaya açabilmek için elinden gelen her yola başvuruyor, devlet imkanlarını çete mantığıyla kullanıyor. Torba yasalar çıkarıyor, kararnameler çıkarıyor hatta gerekirse yasaların üzerinden atlıyor.

Örneğin; Ankara’nın ciğeri olarak bilinen Atatürk Orman Çiftliği’ni, kendi çiftliği gibi kullanabilmek için önce Kültür ve Turizm Bakanlığı Tabiat Varlıkları Bölge Komisyonu, sit derecesinin düşürülmesine karar veriyor ve orada Ak Saray denen ucubenin inşaatına başlanıyor. Ancak bu değişikliğe çeşitli meslek odalarının yaptığı itiraz, Ankara 11. İdare Mahkemesi tarafından kabul edilmesine rağmen, binanın yapımına devam ediliyor. Benzer bir durum İstanbul’daki üçüncü havalimanında yaşandı. Mahkemenin durdurma kararına rağmen inşaata devam edildi. Havaalanı ve köprü projeleriyle İstanbul’un sınırlı yeşil alanını rant alanı getirmeye çalışan AKP şimdi de sinekten yağ çıkarırcasına gözünü Validebağ korusu gibi çevirmiş durumda. Fatsa ve Ünye’de doğanın yok edilmesi pahasına yeşil alanlar maden tekellerine pazarlanıyor. Yırca’da termik santral yapma uğruna asırlık zeytinlikler yok ediliyor. Ülkenin her damla suyu için bir HES projesi planlanıyor.

Yeni rant alanları oluşturma konusunda gözlerini karartarak mevcut koşulları nasıl zorladıklarının son örneklerinden biri güncellenen Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) yönetmeliğidir. 1993 yılından beri 17 defa değiştirilen ÇED en son Ekim 2013’te değiştirilmişti.

Yeni ÇED yönetmenliği doğa katliamı için bir izin belgesi durumunda. Zaten yaptırım gücü sınırlandırılmış ÇED raporları artık çoğu alanda hazırlanmayacak bile. Yeni yönetmelik talana yönelik birçok yenilik içeriyor. Bu yeniliklerin en önemlilerinden biri çevre kanununa koyulan geçici 3. madde: üçüncü havaalanı, üçüncü köprü, İstanbul-İzmir otoyolu gibi çok sayıda büyük projeye ÇED muafiyeti getiren değişiklik yapılan başvuru sonucu, Anayasa Mahkemesi tarafından 3 Temmuzda durduruldu. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı tamamen göz ardı edilerek, 25 Kasım tarihi itibariyle yayımlanan yönetmeliğe aynı madde yani geçici 3. madde hukuk dışı biçimde tekrar eklendi.


Bütün bunların dışında yeni yönetmelikte talana yönelik çok önemli başka değişiklikler de var. Özetle söylersek ÇED muafiyeti kapsamına alınacak projeler şunlar olacak;


– 50 bin metrekarenin altındaki alışveriş merkezleri, 100 odanın altındaki turizm tesisleri ve oteller, 500 konutun altındaki toplu konut projeleri, golf tesisleri.

– Yıllık üretimi 30 bin tonun altındaki balık çiftlikleri.
– Toplam ısıl gücü 300 megavattan az olan termik güç santralleri ile diğer yakma sistemleri.
– Pist uzunluğu 2 bin 100 metrenin altındaki havaalanları.
– Kapasitesi günlük 1 tonun altındaki tıbbi atık yakma tesisleri.
– Yıllık 10 milyon metreküpün altında yeraltı suyu çıkarma tesisleri, akarsu havzalarında yılda 100 milyon metreküpün altındaki su aktarma projeleri, 10 milyon metreküpün altındaki baraj ve göletler.
– 10 Megavatlık HES’ler.
– Yıllık 1000 tonun altında üretim yapılan kültür balıkçılığı tesisleri.
– 100 kilometre altı demiryolu projeleri.
– Yeraltından geçen demiryolları, metrolar.
– Beyaz eşya boyama projeleri.
– 3 milyon metreküp altındaki dip taraması ve denizden, göllerden ve nehirlerin dibinden malzeme çıkarılması.
– 300 bin tonun altında seramik üreten tesisler.
– 10 bin metrekarenin altındaki deniz doldurma projeleri.
– Tuz çıkarılması.
– Orman ürünleri ve selüloz tesisleri.
– Sanayi ve enerji tesislerinin sökümü.
– Seramik üreten tesislerde ÇED uygulama sınırı 100 bin tondan 300 bin tona çıkarıldı.

Bundan sonra bu kapsama giren projelerde ÇED raporu hazırlanmayacak; yani bu projelerin çevreye ne gibi etkileri olacağı, olası zararları araştırılmayacak. Bu etkiler kamuoyundan gizlenecek, muhtemel tepkiler önlenecek ve böylece denetimsiz bir şekilde talanın önü de açılacak.


Devlet eliyle yapılan yolsuzluk ve hırsızlığa, yalan ve manipülasyon eşlik ediyor olsa da bu böyle devam etmez. AKP’nin kendi hukukunu bile hiçe sayarak gerçekleştirdiği bu talanı sürekli biçimde sürdürmesinin olanağı yoktur, bir noktada sonu gelecektir.


Bugün talana, hırsızlık düzenine karşı durabilmek için bir araya gelmemiz, farklılıklarımızı değil ortaklıklarımızı öne çıkarmamız gerekiyor. Yaşanan yağma kimsenin tek başına durdurabileceği bir süreç değildir. Bu gidişata “dur” demenin yolu yeni Gezi direnişleri yaratmaktan geçer. Gezi sürecinde sokakta somutlaşan farklılıkları değil ortaklıkları öne çıkarma hali bugün Birleşik Haziran Hareketi’nde kalıcılaşmaktadır ve Haziran Hareketi bu talan düzenine karşı durmanın en güçlü aracıdır.