Avurtları çökmemiş bir kararlılıkla

İnandırıcılığına inandırıcılık katan

Karmati gülüşlü bir Spartaküs halidir Haziran…

taksim11haziran 

İkinci yılında Haziran Direnişi’nin sürdürülebilir mirası sizce ne?

Bilindiği gibi bu tür konularda verilen yanıtlar, yanıt sahibinin nerede durduğu ve nereye, nasıl baktığıyla doğrudan ilintilidir. Olağanüstülük atfedebileceğimiz nitelikte olan böylesi direnişler, gerek fikri, gerekse fiziki olarak çok çeşitli kesimleri aynı zeminde buluşturur. Ve 2013 Haziran’ında da görüldüğü gibi farklar ikincilleşir, eylemin sıcağı, en kalın mesafeleri bile eritir, birbirini itmenin yerini tahammül ve kucaklaşma alır. Ancak, on yıllara yayılan birikim ve alışkanlıklar, öğretilmiş mesafeler, yapay veya psikolojik barajlar kolay aşılmıyor. Binlerce yıllık meta ve mülkiyet ilişkilerinin yansımaları bir anda önlenemiyor, eylemin hiç de azımsanmayacak boyuttaki pozitif etkilerine rağmen sürecin ilerleyen aşamalarında nüksedebiliyor.

Nitekim sıcak pratik yerini, iktidar tehdidinin göreceli olarak daha az hissedildiği bir sürece bıraktığı, birbirine koşulsuz biçimde kenetlenme refleksinin ikincil plana düştüğü andan itibaren farklar anımsanmaya, gösteriler ve hatta forumlar içinde bile mesafeler oluşmaya, ayrışmalar yaşanmaya başladı.

Eğer biz, böylesine tarihsel önemde bir direnişe hakkını vererek değerlendirme yapacaksak, fotoğrafı bütünlüklü çekmek ve daha da önemlisi gerçekçi olmak durumundayız. Taraflar arasında kalınca çekilmiş çizgileri bile bir anda eriten o buluşmanın, kalıcı bir bütünleşmeye dönüşmesini beklemek, aşırı boyutlarda bir iyimserlik olur. Bu nedenle “Her yer Taksim her yer direniş”in kalıcılaşması isteniyorsa; bu, temenniyle değil, doğru okumalarla ve emek harcayarak (yani mücadelenin süreklileştirilmesiyle) olur.

Kişisel veya duygusal değil bilimsel bir perspektifle bakıldığında görülür ki, “Gezi” bağlamında karşı karşıya gelen ezen ile ezilendir. Haziran, o güne dek birikmiş olan sınıfsal çelişmelerin dışavurumudur. Ezilen kimliklerden sınıfa uzanan en geniş yelpazedeki o buluşmada, yıllardır ödenen bedellerin, çekilen acıların yanında sol aklın üretkenliğinin ve ortaya koyduğu değerlerin özel bir rolü olmuştur.

Haziran gibi pratiklerin kesintisiz biçimde devamını beklemek de sıcak pratiklerin durulmasıyla bittiğini, tamamen söndüğünü düşünmek de gerçekçi olmaz. Bu, öyle bir pratik ki Gezi’de düşenleri aynılaştırdı; hepsi birer Berkin, birer Ali İsmail oldu; annelerinin arasındaki fark kayboldu; baktığımızda hep aynı anneyi gördük. Bu süreçte, birbirini tanımasa da Antakya’dan İstanbul’a, oradan Lice’ye kalbi Haziranca atan herkes aynı reflekslerde ortaklaştı. Bunlar, daha büyük ve sonuç alıcı süreçlerin hazırlayıcısıdır; toplumsal hafızaya yerleşme ve geleceği mayalama özelliği vardır.

İşte tam da bu bağlamda, Haziran Direnişi’nin sürdürülebilir mirası denince, o görkemli direnişin şifrelerinin doğru okunması anlaşılmalıdır. Bu konuda akla gelebilecek ve sürdürülebilir miras olarak kayda alınması gereken olguların başında, ezilenlerin en geniş katılımlı bir demokratik devrim programına denk ittifaklara hazır ve yatkın olduğudur. Gezi, bir anlamıyla “ben” olmaktan “biz” olmaya geçişin ifadesiydi. En geniş bağlamdaki halk kesimlerinin sol değerlere ve örgütlülüğe yabancı olmadığı, onlarla temas kurmak için değerleri eğip bükmek gerekmediği somut olarak görüldü. Bundan hareketle, rahatlıkla diyebiliriz ki Gezi, gerçekte soldu, ideolojikti; itirazın yanında, içinde söz ve karar sahibi olma alternatifini de taşıyordu.

Haziran’ın dikkatle okunması gereken bir diğer şifresi, sokağa dökülen on binlerin, sistemle olgular/çelişmeler arasındaki bağı görünür kılması, mücadeleyi soyuttan somuta (günlük dile) çevirmesiydi. Tepkilerin ekseninde AKP’nin olması, eylemlerin daraltılmış bir AKP karşıtlığından ibaretmiş gibi görülmesine ve yönlendirmelerin bu kapsama sıkıştırılmasına sebep olmamalıdır. Çünkü gerçekte Haziran bilinci ve dili, emperyalizmi ve faşizmi de işaret eden boyuttaydı; AKP’yle ifadesini bulan sisteme karşıydı; “imkânsızı isteme” kararlılığı ve cüreti vardı. Bu bağlamda Haziran, halk kesimlerinin gücünün ayırdına varması, üzerindeki kalıcılaşmış ataleti (12 Eylül’den miras ölü toprağını) atarak sürece müdahale etmesidir. Bugün artık bu mirası, sessizmiş gibi duran “isimsiz” kesimler dahil, ezilenlerin pek çok noktadan alınmış itiraz ve öfke kesitlerinde görmek mümkün.

Ancak Haziran ve şifreleri ne denli gerçekse, bu mirasın, kolaya kaçarak harekete geçirilecek bir dinamik olmadığı da o denli gerçektir. Bunu Birleşik Haziran’ın oluşum ve çalışma sürecinde gördük, yaşadık. Öyle ki, kimi çalışma/etkinlik noktalarında (sistemin ayrıştırıcı nitelikleri yetmiyormuş gibi) bazı çevrelerin/kişilerin Gezi mirasını öznelleştirerek daraltıcı farklar koymaya çalıştığına, Birleşik Haziran’la bile Gezi bağlamlı konularda ortaklaşamadığına tanık olduk. Veya bizzat Birleşik Haziran’ın içinde rekabet ve yarışın (“ben” hesaplarının) aşılamadığını gösteren uyumsuzluklar yaşıyoruz.

Konu bağlamında söylersek; amaçlanan, iç çelişmeleri olmayan tek tip bir hareket değildir; önemli olan farklara rağmen ortak bir program etrafında bir araya gelip mücadeleyi örgütleyebilmektir; Gezi’den miras kalan, sürdürülebilir en kısa mesaj budur. 

AKP’nin belirli bir güç kaybına uğradığını ve bunun seçimlere belirli bir ölçüde yansıyacağını şimdiden söylemek mümkün. Bu anlamda, 7 Haziran sonrasında, AKP’nin görece güç kaybettiği bir dönem yaşanacak. Bu anlamda AKP sonrasına ilişkin düzen içinde de arayışlar güç kazanmaya başladı. Böyle bir dönemde sol politika nasıl şekillenmeli?

AKP’nin güç kaybedip kaybetmeyeceği tartışmasından öte, sınıflar mücadelesinin seçim sonuçları ne olursa olsun önümüzdeki süreçte keskinleşeceği, egemen sınıflar arasındaki çelişmelerin daha açık ve sert boyutlar alacağı görülüyor. Ekonomik krizin haber vererek gelmekte olduğu bu koşullarda, bırakalım TÜSİAD, MÜSİAD veya TUSKON bileşenleri arasındaki çelişmeyi, MÜSİAD’ın içerisinde bile bir yarış ve rekabet beklenmelidir. Tam da bu nedenle dikkat edilirse, büyük ihaleler seçimler beklenmeden apar topar yandaş sermayeye veriliyor. Tayyip Erdoğan’ın resmi veya fiili başkanlığıyla ifadesini bulan, her türlü yağmaya imkan tanıyan bir rejim için, ne gerekiyorsa yapılıyor.

Yaşanan aynı zamanda bir yönetme krizidir; iktidar adına hareket edenlerin ellerinde şiddetten başka bir araç, kaba milliyetçilik ve din istismarı dışında başvuracakları bir söylem kalmamıştır. Sürecin ender rastlanan bir boyutu da sermaye, halk ve sol dahil hemen her kesimin seçimlere alışılmışın dışında bir anlam atfetmesidir. Sermayenin, kriz zamanlarında süreci iktidara yakın durarak atlatmaya çalışması bağlamında seçimin sonuçlarını bu denli önemsemesi anlaşılır bir durumdur. Halk ise, solun öncülük rolünü oynayamadığı bu süreçte deyim yerindeyse çaresizlikten gözünü sandığa dikmiş, seçimi tek çare gibi algılar hale gelmiştir. Sola gelince, sandığa devrimsel önem atfetme noktasına varan duruş, hangi gerekçelere dayandırılırsa dayandırılsın sonuçta bir özgüven problemine ve yöntemsizliğe işarettir.

Öyle bir süreçten geçiyoruz ki stratejik ufuklu, yöntemli bir siyasal hat yerine konjonktürel bir güce yedeklenmek veya günü kurtaran atraksiyonlarla yetinmek, politik tercihte bir isabet ve iradelilik olarak yansıtılabiliyor. Sandık dışı her tercih, politikasızlıkla özdeşleştiriliyor veya salt bu nedenle “sosyal şoven” yakıştırması yapılabiliyor.

Bu tablo, solun olmazsa olmaz bir nitelik olarak sahip olması gereken programatik ufuk ve derinliği, reelpolitik kulvarlarda yitirdiğini, stratejik ufkun, günü kurtarma atraksiyonlarına feda edildiğini gösteriyor. Ve sonuçta, pragmatizmin genel doğruları baskıladığı böylesi bir ortamda, sokak söylemli reformizm ve sistem içi ufuk, en devrimci duruşmuş gibi savunulabiliyor.

Böyle bir dönemde sol politikanın nasıl şekillenmesi gerektiği, gerçekte Haziran Direnişi’nde mevcuttur. Çünkü Haziran, bir yanıyla da sistemin geleneksel politika yapış tarzına müdahaleydi; “yeter artık beni belirlemekten vazgeçin, kendi kaderimi ben tayin etmeliyim” haykırışıydı; siyaseti bir elitin uzmanlık alanı olmaktan çıkarıp, üretenin yöneten olabildiği bir sisteme geçme talebiydi.

Haziran’a içkin talepleri/duruşu dikkate alarak söylemek gerekirse, seçimler sonrasında, daralan yaşam imkanları ve antidemokratik uygulamalar karşısında toplumun ekonomik ve siyasal beklentilerinin öne çıkacağı o koşullarda, insanları doğal talepleri etrafında politika içerisinde yer almaya teşvik edip yönlendirmek gerekecektir. Sol politikanın başarısı, süreci böyle bir öngörü ile karşılamayı ve buna uygun bir hazırlık yapmayı gerektiriyor. Birleşik Haziran Hareketi, gerek örgütlü potansiyel imkanları gerekse programı itibariyle böyle bir işlevi yerine getirmeye en elverişli yapılanmadır. Haziran, sürece denk politikalar üreterek uygun araç ve yöntemlerle müdahale edebildiğinde, seçim sonuçlarından bağımsız olarak umudu büyütmek mümkün olacaktır. Aksi takdirde, ağır baskı koşulları karşısında çözümsüz kalan halk kesimlerinde umutsuzluk ve hiçliğin büyümesi kaçınılmaz olacaktır.

Haziran Hareketi bugünkü direniş izleri açısından ne ifade ediyor? Haziran Hareketi’nin biriktirdikleri çerçevesinde, 8 Haziran sonrasındaki ilerleyişi için neler söyleyebilirsiniz?

Haziran Direnişi’nde, Soma’da, Metal işçilerinde, HES’lere ve siyanürle altın ayrıştırmaya karşı geliştirilen mücadelelerde gördüğümüz umut verici gelişmelere rağmen ezilenlerin, güç ve imkan parçalanmasını aştığı bir bütünleşme halinde olduğu söylenemez. Bunun yanında solda ortaklaştırıcı rol yerine, dar grup çıkarlarının veya günü kurtarma sınırlılığındaki palyatif çözümlerin yaygınlığını koruduğu günümüz koşullarında, Haziran Direnişi’ni örgütlü ve kalıcı bir niteliğe kavuşturmak üzere yola çıkan Birleşik Haziran Hareketi’nin özel bir yeri ve önemi vardır. Bu hareket, dünden bugüne uzanan teorik ve pratik mirasın en etkili taşıyıcılarındandır.

Seçim geçicidir ve gerçekte (önemsiz olmasa da) tayin edici bir durak değildir. Sistem, 12 yıl boyunca özel yetkili AKP eliyle yeniden organize edilmiş, faşizm sermayenin ihtiyaçları bağlamında güncellenmiştir. Bu koşullarda 8 Haziran sonrasını, Meclis’e giren milletvekili sayısı değil, AKP ile ifadesini bulan saldırıları karşılayabilecek bir örgütlülüğün olup olmaması belirleyecektir.

Sistemin hiçbir itiraza tahammülünün olmayacağı, halkın hemen her talebini baskı ve zor yoluyla bastırma yoluna gideceği ve faşizmin buna göre (paramiliter güçler dahil) tahkim edildiği bir süreçte saldırılara göğüs gerebilmek için, hayatın her noktasında karşı duruş geliştirebilen bir örgütlülük düzeyi gerekiyor. Haziran Hareketi’ni bu bağlamda zorlu bir süreç bekliyor. Böyle bir süreçte “İki, üç daha fazla Haziran” yaratmak da, var olanı çeşitli nedenlerle tüketmek de mümkündür.

Haziran Hareketi’nin 8 Haziran sonrasındaki ilerleyişinde, süreci doğru okuyup uygun politikalar üretmek kadar, bu politikaların uygulanabilmesi için örgütlülük ve işleyiş eksiklerini gidermenin de tayin edici bir rolü olacaktır.

Haziran Hareketi, solun bugüne kadarki birikimiyle devamlılık ilişkisi içinde olsa da çeşitli açılardan denenmemiş boyutlarıyla yeni bir yapılanmadır.  Başarılı olup olmaması, temel niteliklerinin her an gözetildiği, donmuş değil yaşayan/üretken bir yol izlemesine bağlıdır. Daha da önemlisi, Haziran’a öncelikle Hazirancı’ların kendisinin inanması, tüm güç ve imkanlarıyla katılması gerekiyor. Ancak o durumda, Haziran yoldaşlığı ete-kemiğe bürünür, hepimizi heyecanlandıran somut bir olgu haline gelir.

İki yıl önce Gezi sürecinde, “Geçmişten miras aldıkları koşullar içinde tarihlerini kendileri yapan” insanlar, yanlış yapmaktan da kendilerini eleştirmekten de korkmadılar; bu nitelik, Birleşik Haziran tarafından sürdürülmelidir. Hem Berkinlerin yolundan devam ediyor, hem de yeni bir şey deniyoruz. Bunun gerekleri arasında birikim ve tecrübe gibi sorumluluk bilincinin de özel bir yeri vardır. Bu sorumluluk, ezilen kimliklerden sınıfa uzanan en geniş yelpazede buluşmayı, bunun gereklerini yerine getirmeyi ve yoldaşlık ufuklu bir kardeşleşmeyi gerektiriyor.


Bu yazı muhalefet.org’dan alınmıştır.

http://www.muhalefet.org/haber-gezi-gercekte-soldu-ideolojikti-alternatifti-mehmet-yesiltepe-49-15352.aspx