Eğitim

Yeni bir kayıt döneminden geçildi. Ancak bu yıl aileler, çocuklarını kaydedecek okul bulamadıkları veya son iki yılda sayıları yüzde 300 artan imam hatip okulları ile özel okul arasında sıkıştırıldıkları bir çeşit çaresizlik haliyle karşı karşıya kaldı. Aynı dönemde 9 yaşındaki öğrencilerin türban takmasına imkan tanıyan (gerçekte teşvik eden) düzenlemeler yapıldı. Tayyip Erdoğan “dindar bir nesil” yetiştirmekten söz etti ve her vesileyle konuyu “en az 3 çocuk doğurma” meselesine getirdi. Geçtiğimiz günlerde toplanan 19. Milli Eğitim Şurası’nda ise, 36–72 aylık çocuklara okulda, “Allah kavramı ve Allah sevgisi” anlatılması, “cennet ve cehennem kavramları” öğretilmesi kararlaştırıldı.

Bu nedir? AKP ne yapmaya çalışıyor? Gelişmeleri basitçe AKP’nin dinciliğinden, türbanı da 9 yaşındaki çocuğun başının örtülmesinden ibaret görmek doğru mudur?

İşte bu soruları yanıtlamak için, ufkumuzu laik-antilaik ikilemine sıkıştırmadan, gelişmelere daha geniş bir perspektifle (Haziran perspektifiyle), sınıf ilişki ve çelişmeleri açışından bakabilmek gerekiyor.

Evet, ortada istismar edilen ve egemen amaçlar için kullanılan bir din olgusu var. Din dersi de fetvalar, vaazlar vb. de devlet eliyle veriliyor. Ve sonuçta halk, kaderciliğe, mevcut gidişata rıza göstermeye, kanaatkâr/itaatkâr bir yaşam çizgisine yönlendiriliyor. Böylece yukarıdan aşağı devlet eliyle empoze edilen din; sınıfsallığı örten, rıza üreten ve gerçekte eşitsizlik üzerine kurulu ilişkilerin egemenden yana devamını güvenceye alan bir işlev görüyor; ezilenin ezene karşı muhtemel tepkisini yumuşatıyor; sahte bir eşitlik/sınıfsızlık algısı oluşturuyor. İşte egemenlerin eğitimde laikliğe karşı durması, dinin toplum üzerindeki etkilerinin devamından yana çıkarlarının olması sebebiyledir.

Bu bağlamda eğitimde dinselleştirmenin, AKP’yle sınırlı olmayan, sistemin bizzat sınıf ilişkileri bağlamında ihtiyaç duyduğu bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Bir dönem antikomünizm eksenli olarak dinselleştirmenin NATO eliyle sürdürülmesi, devamında Sovyet yayılmasına karşı yeşil kuşak projelerinin geliştirilmesi ile bugünkü biçim arasında sınıfsal bir devamlılık söz konusudur.

12 Eylül askeri darbesi sonrasında din derslerinin anayasal bir zorunluluk olması ve imam hatip sayısındaki artış, egemen sınıfların toplumu yönlendirmede dine yaptıkları yapısal düzeydeki yatırımın ifadesidir. Bu perspektif içinde ele alındığında görülür ki din, emperyalizmden oligarşiye uzanan sınıfsal bir ihtiyaca bağlı olarak güncellenen araçlar eşliğinde kullanılmaktadır; gerek eğitimdeki gerekse günlük yaşamdaki etkileri, egemen sınıfların toplumdan biat beklentisini karşılamaya denk düşmektedir.

Tam da bu bağlamda biz, konuyu daraltıp dini öğelerden/sembollerden ibaret görüp, duruşumuzu o sembollere (dışavurumlara) karşıtlık üzerine oturtmak yerine, söz konusu sembollerin neyi örtmekte/gizlemekte olduğunu açığa çıkaracağız.

Özelleştirme ve Dinselleştirme, Sürecin Birbirini Tamamlayan Bileşenleridir

Darbe karşıtlığını veya demokratikleşme beklentisini istismar ederek halkı en gerici yasaların çıkarılmasına, antidemokratik düzenlemelere yedeklemek, AKP’nin 12 yıl boyunca başvurduğu bir yöntem olmuştur. Bugün de bunu, eğitim alanında yapmaktadır. Cemaatle gerilimi dershane olgusuna indirgeyip, Cemaat karşıtlığını istismar ederek eğitimde istenen geçişleri, tasfiye ve düzenlemeleri gerçekleştiriyor.

Eğitimin içeriğini de yöntem ve yönetimini de tepeden tırnağa şekillendirmeyi amaçlayan AKP, özelleştirme ve dinselleştirmeyi aynı sürecin birbirini tamamlayan boyutları olarak uygulamaya koymaktadır.

Eğitimde özelleştirme bağlamında amaçlanan düzenlemeyle, 1/9/2015 tarihine kadar özel okula dönüşüm taahhüdünde bulunan dershanelere Hazine taşınmazları üzerinde eğitim tesisi yapılması amacıyla 25 yıllığına bedelsiz kullanma hakkı verilmektedir. Ayrıca Hazine arazisi üzerindeki Milli Eğitim Bakanlığı’na tahsis edilmiş taşınmazların (okullar, okulların ek binaları vb) on yıla kadar kiraya verilmesi öngörülmektedir.

İşte konunun gerek özelleştirme bağlamındaki bu boyutu, gerekse üretim tarzıyla doğrudan ilintisi aynı olgunun parçaları olarak incelendiğinde ortaya bütünlüklü bir değerlendirme çıkar.

Üretim İçin Eğitim

Eğitimin pedagoglarca, “bireylerde istenilen yönde davranış değişikliği oluşturma süreci” olarak tanımlandığı biliniyor. Kapitalizmin üretkenlik ve azami kâr üzerine kurulu olması, egemen sınıfların eğitime, emek gücünün üretildiği bir alan olarak bakmasını beraberinde getiriyor. Bu bağlamda eğitim, üretim sürecinin ihtiyaç duyduğu işgücünün yetiştirilmesini ve mevcut üretim ilişkilerinin yeniden üretimi sürecinde istihdam edilmesini amaçlayan bir alandır. Diğer bir ifadeyle, üretici güçlerin gelişim düzeyine bağlı olarak uygun işgücünün yetiştirilmesi, eğitimin en temel amaçlarından biridir; bu işlevle egemen ideolojinin yeniden üretilmesi işlevi eğitimde iç içe geçer;  dolaysıylaeğitim, sınıfsal bir olgudur.

Kapitalizmde kişi, kendi bireysel ihtiyaçlarına göre değil, toplumsal işbölümüne bağlı olarak sistemin ihtiyaçlarına göre eğitilir. Ancak, Bonapartist dönemler gibi geçiş aşamalarında dönemsel ideolojiler ortaya çıkar; devletin-toplumun dönüşümünde etkili olan ara sınıf ve katmanların ideolojik kimliği sürece damga vurur. Bu tür dönemlerde eğitim de doğrudan üretim sürecinin ihtiyaçları paralelinde değil, söz konusu sınıf ve katmanların eğilimleri/beklentileri doğrultusunda biçimlendirilir.

Benzer bir durum, Cumhuriyetin ilk yıllarında Kemalist kadroların uygulamalarında gözlendi. Osmanlı’dan, Batılı kapitalizmin ihtiyaç duyduğu modern insanın yetiştirilmesi sürecine girildiğinde, yani medrese eğitiminden kopup “laik” eğitime geçildiğinde, izlenen çerçeve,  laiklik olgusunun demokrasinin bir alt bileşeni olarak kabul edilmesinden çok, yaratılmakta olan burjuvaziye uygun bir ideolojinin oluşturulmasından ibaretti. Bugün CHP’nin eski köklerine bağlı kalarak vurguladığı laiklik de, farklı dinlere karşı devletin eşit mesafede durmasını dolayısıyla da inanç özgürlüğünü gözetmekten uzak, eksik ve yanlış bir içeriktedir. Laik-antilaik karşıtlığına sıkıştırılan bu duruş, AKP eliyle örgütlenmekte olan sürecin bağrındaki tehlikeleri/sorunları kavrama derinliğinden de alternatif oluşturmaktan da uzaktır.

Eğitim, Kapitalizmin İhtiyaçlarına Uygun Olarak Güncelleniyor

Bugün artık Türkiye’de, kapitalizmin çarpık da olsa gelişimini tamamladığı, prekapitalist öğelerin alt ve üst yapıda büyük oranda tasfiye olduğu yeni bir toplumsal yaşam söz konusu. Yaşanan bu değişime bağlı olarak kapitalizmin ihtiyaç duyduğu işgücünün yetiştirilmesi öne çıkmış, eğitimin tepeden tırnağa yeniden biçimlendirilmesini beraberinde getirmiştir. Kısacası, yaşamın her alanına müdahale edip yeniden biçimlendiren sermaye güçleri, eğitime de müdahale ediyor. Bu alanda da işin özünde rant ve pazar eksenli davranış, azami kâr hedefi vardır.

Üretim süreçlerinin işgücüne olan ihtiyacı, her koşulda aynı değildir. Üretici güçlerin gelişim düzeyine göre, farklı niteliklerle donanmış işgücü ihtiyaç haline gelir.  Örneğin,  bir ürünün başından sonuna kadar tek kişinin elinden çıktığı manifaktür üretim tarzı, en ileri düzeyde işgücünü gerektirir. Bugün artık kapitalizmde, üretim sürecinin parçalandığı, her işçinin yapması gereken işin basitleştiği, eğitilmiş işgücüne olan ihtiyacın giderek azaldığı bir süreçten geçiliyor. İşçinin monotonca sürekli aynı şeyi tekrarlayarak yaptığı işler de, robotların denetlenmesi, kalite kontrol işi vb. de buna örnektir. İşin basitleşmesi, ihtiyaç duyulan eğitimin de basitleşmesini beraberinde getiriyor.

Küresel düzeydeki devasa rekabet, işgücünün basitleşmesinin yanında ucuzlaşmasını da şart koşuyor. Bu aynı zamanda iki boyutu olan bir süreçtir; basit ve ucuz işgücünün yanında, teknolojinin gelişimi, üretim sürecinin makro düzeyde planlanması, ARGE çalışmaları, az sayıda kadro için de olsa daha ileri düzeyde nitelikli bir eğitimgerektiriyor.

Kapitalizmde eğitim sisteminin eleyici olması, üretim sürecinin ihtiyaç duyduğu ikili boyuta uygun düzenleme yapmaya imkan tanıyor. 4+4+4 bu amaçla devreye sokulan bir uygulamadır. Yetenekli olan kişiler, sürecin ilk veya ikinci etabında, nitelikli eğitim gücünü yaratmak üzere ayrıştırılmakta, geri kalanlar ise olabildiğince küçük yaşta üretim sürecinin bir parçası haline getirilmektedir. Birinci 4 yıl okuma yazma, ikinci 4 yıl temel eğitimden sonra çıraklık eğitimi verilmekte ve ucuz işgücü potansiyeli hızla büyütülmektedir.

Türkiye’de 4+4+4’e dair ilk açıklamayı Milli Eğitim Bakanı değil Çalışma Bakanı yaptı. Kullandığı, “Lise mezunlarını asgari ücretle çalıştıramıyoruz” ifadesi, amaçlanmakta olan sistemi özetliyordu. Böylece, nitelikli işgücünün hazırlanması ile temel eğitimden sonra basit işgücünün yetiştirilmesi, iki farklı süreç olarak düzenlenmiş oldu.

Tabii uygulama halindeki sistem bir anda değişmediği için, bir süre geçiş problemleri yaşanacaktır. Kayıt döneminde yaşanan karmaşa, bir yanıyla da bu geçişin sancılarını yansıtıyor.  Hatta geçiş ara evresinin biraz zaman alacağını söyleyebiliriz. Söz konusu olan, Anadolu’nun hemen her köşesine lisenin ve üniversitenin açıldığı, hemen herkesin yüksek öğrenim perspektifiyle okula devam ettiği bir dönemden, kapitalizmin en vahşi türünün ihtiyaçları doğrultusunda eğitimin yeniden planlanmasına geçiştir. Bu, devam eden bir süreçtir; önümüzdeki dönem daha da çarpıcı gelişmeler beklenmelidir.

Eğitimde Dinsel Öğeler Öne Çıkarılıyor

Hatırlanacak olursa ilkin, “Demokratikleşme paketi” içinde kamuda “türban serbestliği” getirildi. Sonra da türban ilkokula indirildi. 4+4+4’ün dinselleştirme ve ticarileştirme getireceği bekleniyordu. Bugün artık zorunlu fizik, kimya, matematik derslerine de müdahale eden AKP ne yapmaya çalışıyor? Mesele “türban serbestliği”nden ibaret değilse nedir?

Gelişmelerin ve tartışmaların doğru anlaşılması, yönlendirmelere değil arka plana bakarak değerlendirme yapmayı gerektiriyor. Kapitalizmin en vahşi biçimine tanık olduğumuz koşullarda, eğitimde dinsel öğelerin öne çıkarılması; imam hatip liselerinin ve kimi okullarda imam hatip sınıflarının yaygınlaşması, din dersi zorunluluğu, türban olgusu vb. üzerinden yapılıyor. Bu, bir taraftan eğitim sistemindeki gerçek dönüşümün görülmesini engellerken, diğer taraftan tam da bugünkü kapitalizmin ihtiyaç duyduğu tarzda, verilenle yetinen, sorgulamayan, kendine sunulan her şeyi sanki tanrının bir lütfuymuş gibi kabullenip şükreden bir insan tipinin yetiştirilmesine hizmet ediyor. Bu türden kimliklerin oluşturulması için dönem dönem milliyetçi duygular da öne çıkarılabiliyor ama dinsel öğeler çok daha yaygın biçimde kullanılıyor.

Erdoğan Bayraktar’ın, Çevre ve Şehircilik Bakanı iken bir ara, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olduğunu “konumu itibariyle” mucitler çıkaramadığını, bunun için gençlerini ara eleman olarak yetiştirmeye odaklanması gerektiğini söylemesi, yapılmaya çalışılanı özetler niteliktedir. İşte eski Bakan’ın tarif ettiği bu duruş bağlamında,  ihracat ekonomisi olma, ucuz ürün üretme, ucuz işgücü yetiştirme sürecinde eğitim ikiye ayrılmaktadır. Birincisi,temel eğitiminden sonra çalışmaya ayrılanlar; ikincisi, nitelikli işgücü yetiştirmek üzere eğitilenler. Eğitimdeki bu düzenleme, bugüne dek nitelikli işgücünün yetiştirilmesinde rolü olan, ülke çapındaki sayılı ortaöğretim kurumunun tasfiyesini de beraberinde getirmiştir.

Bilindiği gibi İstanbul Erkek Lisesi, Kabataş Lisesi gibi okullar bugüne dek verdikleri nitelikli eğitimle öne çıkmıştı. Bu okulların yapısını değiştirmek, dinci ideolojiyi empoze etmek, öğretmen değişikliği gibi basit müdahalelerle mümkün olmadı. En yüksek puan tutturan öğrencilerin girebildiği bu okulların sahip oldukları geleneksel kökleşmiş yapı, bir çeşit direnç içinde olmasını, eğitim kadrosunun niteliğini korumasını sağladı. Bugün artık söz konusu okullar, genelde akademik liseler, eğitimde özelleştirmenin ve dinselleştirmenin önünde bir engel olarak görülüyor, tasfiye edilmek isteniyor. Hatta bu tasfiye sürecine sadece liseler değil benzer niteliklere sahip üniversiteler de dahil edilmiş durumda. Tayyip Erdoğan’ın bir ara, “mezunlarınız ne işe yarıyor ki” diyerek ODTÜ’yü hedef tahtasına koyması, sanıldığının aksine bir öznel tepkinin değil sistemsel bir yönelimin ifadesiydi.

Nitelikli Eğitim Veren Liselerin Yerini İmam Hatip Liseleri Alıyor

Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi sistemin amaçları doğrultusunda, nitelikli eğitim veren okulların sayısı azaltılır ve bu kapsamda da özelleştirme dayatılırken, bu sürecin bir yanını da imam hatipleştirme oluşturuyor. Mesela imam hatip liseleri eskiden yalnızca din eğitimi veren kurumlar olarak biliniyordu, yeni uygulamayla beraber o okullara gelişmiş laboratuarlar kurularak en iyi branş öğretmenleri aktarılarak, hem din eğitimini almış hem de genel kültür derslerinde nitelikli eğitimden geçmiş öğrencilerin yetişmesi amaçlanıyor.

Tayyip Erdoğan’ın, AİHM’in “Zorunlu din dersi kaldırılsın” kararını anımsatarak yaptığı “Bu yanlış bir karar. Dünyanın hiçbir yerinde zorunlu fizik dersinin, zorunlu kimya, zorunlu matematik dersinin tartışma konusu olduğunu göremezsiniz.” biçimindeki çıkış, anlık bir tepkiden öte, eğitimdeki dönüşümün niteliğine dair işarettir. Eğitimin parçalanmasına bağlı olarak kimi okullarda fizik, kimya vb. derslerin sayısı ve zorunluluğu giderek azaltılacak, meslek okulları yaygınlaştırılacak ve nitelikli eğitim yerine, temel eğitimden sonra kişinin iş yaşamına yönlendirildiği bir işleyiş hâkim kılınacaktır.

Bugünkü sistemde, liselerin 4 yıla çıkarılmasıyla birlikte, meslek lisesinde de imam hatiplerde de birinci sınıfta aynı eğitim veriliyor. Sonra da alınan puanlara göre öğrenciler Anadolu liselerine geçiş yapıyor. İşte bu süreçte sayısı artırılan imam hatip liselerinin birinci sınıfında olan öğrenciler, din kültürünü de özümsemiş olarak diğer okullara dağılacaktır. İmam hatip liselerinin birden bire bu denli çoğaltılmasının nedenlerinden biri de budur. Önümüzdeki dönem bu sayının daha da artması bekleniyor. Öyle ki imam hatip lisesine dönüştürülemeyen okullarda, bir-iki sınıf açarak bu ihtiyaç karşılanmaya çalışılmaktadır.  

Yeni düzenlemeyle beraber, diğer devlet okullarında nitelikli eğitime ulaşmak zorlaşırken, imam hatip liselerinde kolaylaştırılıyor. Bu şekilde sistemin ihtiyaçlarına bağlı olarak yepyeni bir kadro yetiştirilmesi sürecine giriliyor. Bir taraftan nitelikli eleman ihtiyacı böyle bir zeminde yetiştirilirken, diğer taraftan zaten eğitimi büyük oranda niteliksiz kılınan liselerin hemen hepsi önümüzdeki süreçte meslek liselerine dönüştürülecek; yönlendirmeler de bu çerçevede yapılacaktır. Bu, aynı zamanda üretim için eğitim öngörüsünün geçekleşmesidir. Dört veya sekiz yıllık eğitimden sonra okulu bırakanlar düşük eğitimli işgücü, liseden sonra bırakanlar ise ara eleman ihtiyacını karşılamaya denk biraz daha eğitimli işgücü olarak işlev görecektir.

İşte saydığımız tüm bu nedenlerle, türbanın 9 yaşa indirilmesi, bir kıyafet veya örtünme meselesinden çok bir yönlendirmedir. İleride imam hatip tercihinde bulunmak üzere çocuğun erken yaşta koşullanmasını sağlamaya dönük bir uygulamadır; aynı zamanda bugün ilk evresinde olduğumuz eğitimde topyekûn dönüşümün bir parçasıdır.

Aslında, eğitim alanında yapılmaya çalışılan dönüşümün, AKP döneminde yaşanan, sistemi egemen sınıfların ihtiyacına göre yeniden biçimlendirme adımlarıyla doğrudan ilintisi vardır. Nasıl ki farklı sınıf ilişkileri, ulusal ve uluslararası konjonktür vb. nedenlere bağlı olarak şekillendirildiyse; değişmez sanılan ordu, tepeden tırnağa yeniden biçimlendirilip egemen sınıfların istediği konuma getirildiyse; böyle bir dönüşüm, eğitim vb. için de gündeme gelmiş durumda.

Artık denetim dışı hiçbir alan istemeyen sermaye güçleri, eğitim sistemini de tepeden tırnağa yeniden, kendi ihtiyaçları doğrultusunda, dünyadaki örneklerden de esinlenerek AKP eliyle düzenlemektedir. Böylece, salt genel kültür dersleriyle yetinen bir ortaöğretim yerine, meslek eğitimi ağırlıklı olan yeni bir yapıya geçilecek; giderek yaygınlaşan taşeronlaştırmaya da uygun biçimde ucuz, basit işgücü yetiştirilecektir.

Ulusal İstihdam Stratejisi

Mesleki yönlendirmenin ikinci 4 yıla kadar indirilmesi, istihdam ilişkilerinde geliştirilen esnekleşmeye paralel olarak eğitim sisteminin de esnekleştirilmesidir; taşeronlaştırmaya uygun olarak eğitimin de parçalanmasıdır. İşte tekelci sermayenin tam da bu kapsamda, ucuz, esnek ve güvencesiz çalışma olarak özetlenebilecek talebi, Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde son ifadesini buldu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanan söz konusu belge, sermayenin emek sürecinin esnekleştirilmesinden istihdam maliyetlerinin düşürülmesine, bölgesel asgari ücretten özel istihdam bürolarının hareket alanının genişletilmesine kadar sermayenin taleplerini ortaya koyuyor.

Ulusal İstihdam Stratejisi’nde öne çıkarılan temel hedef, Türkiye’nin “orta ve yüksek teknolojili ürünlerde Avrasya’nın üretim üssü olmaktır.” Bu belgede öne çıkarılan olgulardan biri de eğitim-sermaye ilişkisinin güçlendirilmesidir. Gerçekte bu hedefler, uluslararası sermayenin beklentileriyle bir paralellik içermektedir.  Örneğin eğitimin; “çekirdek işgücü” ve “ara eleman” üretimi açısından ikiye bölünmesi, bütünüyle teknik eğitime indirgenmesi, işgücü eğitim ve piyasasının uluslararası azami performans standartlarına ve ölçme/yeterlilik sistemlerine bağlanması, “Bologna Süreci” olarak bilinen, uluslararası sermayenin ortaklaşmış ölçekleriyle bir uyumluluğun ifadesidir.

Gerçekte dünyanın hemen her köşesinde sermayenin ihtiyaç ve yönlendirmeleri birbirine benziyor.Kapitalizmin bir dünya sistemine dönüşmesi, bu benzerliği daha açık hale getiriyor. Örneğin Mussolini, 1934’te “Çocuk yapınız, bir sürü çocuk… her ailenin en az dört çocuğu olmalıdır,” dedi. Fransa’nın faşist ara rejiminin başkanı Mareşal Petain, “En az 3 çocuk yapmak için özveriden kaçınmayınız,” telkininde bulundu. Hitler, “Çalışma bir kadını erkek gibi onurlandırır ama çocuk anneyi kutsallaştırır.” dedi. Tayyip Erdoğan da topluma sık sık 3 çocuk dayatmasında bulundu, bu konuda teşvik edici adımlar atıldı. Farklı yer ve zamanlarda diktatörlere aynı şeyleri söyleten, sermayenin genç ve ucuz işgücü ihtiyacıdır.

Dönüşümün Temel Eksenlerinden Biri de Ticarileştirmedir

4+4+4 uygulaması, eğitimin ticarileştirilmesinde önemli bir adım olmuştur. Bu süreçte, nitelikli işgücünün hazırlanması büyük oranda özel sektöre devrediliyor veya yukarıda da belirttiğimiz gibi imam hatip liseleri; laboratuar imkanları, alanında uzman branş hocaları vb. açısından geliştirilip cazip hale getiriliyor.

Eğitimin ticarileştirilmesine zemin oluşturmak üzere ilkin, devlet okullarının verdiği eğitim niteliksiz ve kalitesiz hale getirildi. Böylece, imkanı olan aileler çocuklarını özel okullara göndermeye başladı. Özel okul arayışına sebep olan olgulardan biri de ortaöğretim kurumlar sınavının ardından tercih döneminde yerleşemeyen pek çok öğrencinin, evlerinden çok uzak liselere kayıt yapmak zorunda bırakılmasıdır.

Yeni eğitim-öğretim yılında 250 bin öğrencinin faydalanacağı,  2000-3500 TL arasında değişen özel okul desteği, sürecin ticarileştirilmesi yönünde atılan son adımlardan biri oldu. Özel okullarda ücretin yıllık 16.000 TL’den başlayarak 50.000 TL’ye kadar çıktığı düşünülürse, devlet desteğinin ne denli sembolik ve teşvik edici olmaktan ibaret olduğu görülür.

Ticarileştirme adımlarıyla beraber eğitim giderek bir hak olmaktan çıkarılıp, parası olanın satın alabildiği bir meta haline dönüştürülüyor.

AKP’nin, eğitimdeki bu topyekûn dönüşümü, burjuvazinin geleneksel kesimlerinin direncine rağmen yaptığı biçiminde bir yanılgıya kapılmamak gerekiyor. Çünkü tekelci burjuvazi artık ortaklaşmış çıkarlar etrafında bütünlüklü davranıyor ve iktidardan, en ucuz işgücünün hizmetine sunulmasını istiyor. Türban uygulaması da, 4+4+4 sistemi de sermayenin bu bağlamdaki beklentileriyle doğrudan örtüşüyor.  

Ucuz ve Eğitimsiz İşgücü, “İş Kazalarının” da Sebeplerinden Biridir

Her şeyin maliyetinin düşürülmesi, aynı zamanda eğitimsiz işgücünün yaygınlaştırılmasını beraberinde getiriyor. Bunun da iş kazalarını artıran yönde bir etkisi oluyor. Çünkü niteliksiz işgücü, üretim koşullarının risklerini sorgulamadan dayatılan koşullarda çalışmayı beraberinde getiriyor. Taşeronlaştırmayla beraber niteliksiz işgücü istihdamı artarak çeşitleniyor.

Gerçekte işçinin yaptığı iş ne denli basit olursa olsun, üretim sürecinde kullanılan malzeme ve cihazlar giderek komplike hale geliyor. Bir yandan üretimde çeşitli kolaylıklar sağlayan o karmaşık cihazlar, aynı zamanda barındırdıkları riskleri kavramayı sağlayan bir eğitim de gerektiriyor. Ancak yukarıda belirttiğimiz nedenlerle sermaye, eğitimi değil eğitimsizliği, niteliği değil niteliksizliği tercih ediyor.

Bugün benzer süreçler, ihracat ekonomisi olma temelinde, ürünün uluslararası piyasada pazarlanabilmesi için en ucuza maledilmesini amaçlayan Çin, Endonezya, Malezya vb. ülkelerde de gözleniyor.

Dünyada küreselleşmeyle birlikte rekabetin etkisi daha fazla hissediliyor. En güçlü ekonomileri dahi zorlayan, sarsan bu süreçte var olabilme arayışı, emekçilerin imkan ve kazanımlarını sermayenin hedefi haline getiriyor. Maliyetlerin düşürüldüğü, bütünüyle güvencesizlik demek olan koşullara doğru bir dayatma yaşanıyor. Bu, aynı zamanda niteliksiz ve parçalı işgücü, örgütsüz/güvencesiz çalışma anlamına gelir; sonucunda iş cinayetleri çeşitlenerek yaygınlaşır.

Laik, Bilimsel, Demokratik Anadilde Eğitim Bir Devrim Sorunudur

Sermayenin, en vahşi dönemi hatırlatan saldırganlığı, sömürü ve talan konusundaki ölçüsüzlüğü, eğitimi de doğrudan etkiliyor, hatta belirliyor. Bugün artık laik, bilimsel, demokratik anadilde eğitim bir devrim sorunudur.

Koşulların böylesine zorlu olması, yapılacak bir şeyin kalmadığı veya sermayenin bu konuda geriletilemeyeceği anlamına gelmemelidir. Örneğin laikliğin doğru kavranması, dinin egemen sınıfların elinde bir araç olarak kullanılmasına karşı mücadelenin doğru yöntem ve araçlarla verilebilmesinin koşullarından biridir. Böyle bir kavrayış, sembole sembolle yanıt vermek ve reaksiyoner tutumlar yerine, egemen sınıfların tekçi, ötekileştirici veya aynılaştırıcı politikalarına alternatif özgürlükçü politikalarla karşı durma, teşhir ve geriletme imkânı sağlar.

Çok daha önemlisi, sürecin sınıfsal bir perspektifle kavranması ve mücadelenin bütünlüğünün sağlanmasıdır. Şimdi sermaye güçleri, konjonktürel avantajlardan da yararlanarak rövanş alıyor, kazanılmış hakları geri istiyor; tüm direnç noktalarını dağıtıyor, toplumsal dokular dahil tüm örgütlülükleri boy hedefi yapıyor; önce ehlileştirip asimile ediyor sonra da teslim alıyor.

Son olarak Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın başkanlığında gerçekleşen 19. Milli Eğitim Şurası’nda, din dersinin 1. sınıftan itibaren öğretilmesinden anaokullarında okutulan masalların, hikaye ve şiirlerin Anadolu ve İslam kültürünü içerecek şekilde değiştirilmesine kadar alınan karalar da bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Bu topyekûn saldırı, bütünlüklü bir karşı duruşu gerektiriyor. Unutmamak gerekir ki egemen sınıflar en cüretkâr adımlarını karşılarında örgütlü bir güç, bir halk hareketi görmediğinde atarlar. Bu bağlamda eğitim sisteminin sorunları, tekelci burjuvazinin ülkedeki topyekûn egemenliğini sorgulayan bir bütünlük içinde ele alınmalı; güçlü bir halk hareketi yaratma perspektifiyle hareket edilmelidir.