ekonomi

Bir süredir ekonomideki kötü gidişattan, AKP politikaları ile ifadesini bulan ekonominin batmakta olduğundan söz edilmesine rağmen, sistem bir şekilde varlığını sürdürüyor. Bu alandaki bilimsel veriler göstermiştir ki, hiçbir ekonomi kendiliğinden batmaz. Krizdeki kapitalist ekonomiyi batıran, emekçi halkın direnişidir. Ortada ciddi bir direniş/muhalefet yoksa ekonomi ne denli kötü olursa olsun, bir şekilde çökmeden sürdürülmesi sağlanabilir.

Türkiye’de ekonomi uzun süredir kötü durumda olmasına rağmen, önemli bir dirençle karşılaşmadığı için, aynı politikalarla bugüne kadar gelinebildi.  Gelinen aşamada, şimdilik emekçi kesimlerin etkili olabilecek boyutta bir direnişi olmasa da sistem, kendi açmazları yüzünden çok ciddi bir krize doğru sürükleniyor.

Bu kez krizin etkilerinin ötelenmesi olanaklı görünmüyor

2008 sonrasında dahi Türkiye, bir takım avantajları kullanarak krizin etkilerini daha sınırlı boyutta yaşadı. Bunda, ucuz ve bol miktarda dövize ulaşabilme kolaylığının yanında mortgage türü kredilerle inşaat sektörünün canlandırılmasının, ekonominin büyük oranda bu alanda yoğunlaştırılmasının önemli bir rolü oldu. Deyim yerindeyse, Türkiye ekonomisinin dün krize nasıl dayandığının cevabı, bugün neden çökmekte olduğunun cevabıdır.

İnşaat sektörü denince akla ilk gelen olgulardan biri de TOKİ’dir. Yoksul halka konut sağlamak amacıyla kurulduğu iddia edilen TOKİ’ye, özellikle AKP döneminde devletin arsaları dahil bu alandaki malvarlığı büyük oranda devredilmiş, bu imkanları kendi malıymış gibi ölçüsüzce kullanma serbestisi tanınmıştır. Bu şekilde, mevcut imkanlar yandaş sermaye guruplarına çok cüzi fiyatlar karşılığında peşkeş çekilerek, inşaat sektöründe muazzam bir hareketlilik sağlanmıştır.

Bugün artık lüks olanları dahil, inşat sektöründe kullanılan malzemelerin büyük çoğunluğu yerli olarak üretiliyor. Bu, bir ekonomik etkinlik olarak yansıtılıp savunuluyor. Halbuki inşaat sektörü, diğer sektörlerden farklı olarak ürünleri ihraç edilemeyen, dolaysıyla ekonominin devamlılığını sağlamaya uygun olmayan bir alandır. Evet, belki bir süre için ekonomi bu şekilde ayakta durdu; onlarca dağın delinmesiyle tüneller açıldı, duble yollar oluşturuldu. Bu süreçte örneğin açılan tünelin ekonomik getirisinin ne olacağı değil, orayı yapan inşaat firmasına ne kazandıracağı ölçü alınmıştır; ekonominin geleceği değil firmaların kârı gözetilmiştir. Bu şekilde ekonomi, inşaat sektörünün dinamizmiyle ölçüsüz, kontrolsüz yöntemlerle bugüne kadar getirildi.

Türkiye ekonomisinde krizin etkilerinin geciktirilmesinde önemli rolü olan faktörlerden biri de, ABD’nin 2008’deki krizi aşmak için karşılıksız olarak bastığı dolarları dünyaya yayması, ucuz ve bol miktarda dolara ulaşma kolaylığının sağlanmış olmasıdır. Bugün artık bu uygulamaya da son verilmiş durumda. Tersine, yıllarca dünyanın dört bir yanına yayılan dolarların geri dönüş süreci başlamıştır. Mevcut kriz ortamının sebep olduğu güvensizlik nedeniyle bugün artık Amerikan Merkez Bankası’nın dolara cüzi bir faiz vermesi, dolarların ABD bankalarına yönelmesi için yeterli oluyor. Diğer bir ifadeyle, uluslararası sermaye, dünyada küresel olarak ticaretin daralmakta olduğu ve ödemeler dengesinde ciddi sorunların yaşandığı bu koşullarda, riskli konumda bulunan az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere yatırım yapmak yerine, güvenceli bankaların verdiği cüzi orandaki faizi tercih edebiliyor.

Dünya ekonomisinde bir daralma ve durgunluk gözleniyor

Dünyada değişen güç ve ilişki dengeleri, ekonominin bilinen dengelerini de değiştiriyor. Örneğin, yakın tarihe kadar istikrarlı biçimde büyüyen Almanya ekonomisinin, Rusya ile ilişkilerin gerilmesinin de etkisiyle büyümede tahminlerin altında kaldığı ve giderek gerilemekte olduğu gözleniyor. Avrupa’nın bütününde böyle bir tablodan bahsetmek mümkün. Benzer şekilde, krize meydan okurcasına, öngörülen büyüme hedeflerini aşmasına alışmış olduğumuz Çin, hedef küçültmek zorunda kalıyor.

Mevcut koşullarda sermayenin çok ucuza dolar bulup bizim gibi ülkelere yönelmesi, dolayısıyla dışarıdan Türkiye’ye eskisi gibi sermaye akışı olanaklı görünmüyor. Sermaye akışının durma noktasına geleceği bu koşullar içinde, Türkiye’nin 600 milyar dolar civarında dış borcu var. Bu borcun yaklaşık 375 milyarlık kısmı özel sektöre ait ve bunun da yarıya yakını bir yıl vadeli; yani kısa süre içerisinde ödenmesi gerekiyor. Kısacası, gerek borçları ödemek gerekse ekonomiyi döndürmek için gerekli olan sermayeye ulaşmak giderek zorlaşıyor; bu durum, bırakalım yeni yatırımları, mevcudun korunmasını da güçleştirecek ve giderek bir daralmayı, durgunluğu beraberinde getirecektir.

Köklü çözümleri olmayan AKP yangından mal kaçırıyor

Haber vererek gelmekte olan kriz koşullarında AKP’ye yakın olan sermaye çevrelerinin dayatmasıyla, yangından mal kaçırırcasına alelacele devasa ihaleler veriliyor. Örneğin temelinin gelecek yıl atılması beklenen ve henüz inşaat ruhsatı alınmamış olan Akkuyu Nükleer Santrali’nin ihaleleri yapılmaya başlandı. Santralin deniz hidroelektrik yapılarının anahtar teslimi projelendirilmesi ve inşası ihalesini Cengiz İnşaat kazandı. Bu şirketin sahibi, 17-25 Aralık tapelerinde “Halkın a… koyacağız” diyen Mehmet Cengiz’dir.

Akkuyu Santrali için toplam 20 milyar doların üzerinde yatırımın gerçekleşmesi öngörülüyor. Bunun yaklaşık 8 milyar dolarlık kısmının Türkiyeli şirketlere verilmesi bekleniyor. Benzer şekilde, Sinop ve Trakya’da düşünülen nükleer santrallerin de hızla ihaleleri gerçekleştirilecektir. Bu arada AKP iktidarı döneminde dünyanın en büyük şirketleri arasına giren Cengiz İnşaat, 3. Havalimanı ihalesini kazanan Ortak Girişim Grubu’nun içinde de yer alıyor.

Kısa bir inceleme yapıldığında, büyük ihaleleri kazanan işletmelerin pek çoğunun AKP ile iç içeliğini görmek mümkün. Daha önce Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santral Projesi ihalesini kazanan Limak-Cengiz-Mapa-Kalyon-Kolin Ortak Girişimi ayrıca, TEDAŞ’ın BEDAŞ’a ait yüzde 100 oranındaki hissesinin özelleştirme ihalesini de almıştı. Ortaklardan Limak Holding’in sahibi Nihat Özdemir, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın da hissedarlarından biridir. LİMAK ayrıca TOKİ işbirliğiyle Mersin’de Akdeniz Oyunları için yapılmak üzere 25 bin kişilik stad ihalesini aldı. Benzer bir durum diğer ortaklar için de geçerli.

Özetleyerek söylersek;

MAPA İnşaat’ın sahibi Mehmet Nazif Günal, MNG Kargo ve TV 8’in de sahibidir. AKP döneminde şirketinin kâr oranını bir anda birkaç katına çıkaran Günal, Erdoğan’a “Başbakanım, siz ikinci Atatürk’sünüz, hatta ondan daha büyüksünüz” diye seslenmişti.

KALYON İnşaat’ın kurucusu Hasan Kalyoncu, bir dönemin Milli Türk Talebe Birliği üyesidir; AKP’nin kuruluşunda önemli bir rolü olmuştur. MÜSİAD üyesi Kalyon İnşaat’ın aldığı ihaleler arasında Metrobüs ve Bakırköy Adliye Sarayı da bulunuyor. Kalyon aynı zamanda ATV’nin ve Sabah Gazetesi’nin de sahibidir.

KOLİN Şirketler Grubu Başkanı Naci Koloğlu, “Başbakan’la yükselişe geçtik. One Minute olayından giremediğimiz bazı ihalelere girmeye ve almaya başladık” demişti. Kolin’e ait Kolin Otel, sık sık AKP’nin toplantılarına ev sahipliği yapmasıyla biliniyor.  Bu ayrıcalıklı ilişki bugün de devam ediyor. Kolin AŞ’yi yakın tarihte Soma’nın Yırca Köyü’nde 6 bin civarında zeytin ağacını keserken ve termik santral yapımına karşı çıkan halka özel güvenlik elemanlarını saldırtırken gördük.

Mevcut tablo, bugünün imkanlarını yandaşlarına peşkeş çeken AKP’nin, sürecin belirsizlik içerdiği seçim öncesi koşullarda, yandaş sermayenin de baskısıyla, gelecek 10 yılı da ipotek altına almaya çalıştığını gösteriyor. Tabii atılan bu adımlar ancak söz konusu firmaları kurtarmaya yarayacaktır; ekonomide genel boyutlarıyla daralma ve giderek çöküşe doğru bir gidişat ise kaçınılmaz görünüyor. Bu durum, sermaye kesimlerinin kendi arasında ve AKP ile ilişkilerinde çelişmeleri büyüten bir rol oynuyor.

İki büyük yağma dönemi ve ekonomide işleyiş sorunu

Türkiye ekonomisinin yaşamakta olduğu ve giderek daha fazla yaşayacağı sorunların başında kaynak bulabilme güçlüğü geliyor. Artık ucuz kaynak bulmakta yaşanan sıkıntılar sebebiyle, borcun borçla ödenerek ötelenmesi de mümkün görünmüyor. Yakın tarihe kadar önemli bir kaynak işlevi gören Körfez sermayesi de petrol fiyatlarındaki düşme, krizin küresel boyuttaki etkisi vb. nedenlerle giderek kesilecek veya sınırlı miktarlarda girişler olacaktır. Örneğin Ağaoğlu,  Maslak’taki 1453 projesini açıkladığı zaman, blok halde Katarlılara 200 daireyi sattı. Bu, inşaatın tamamının maliyetinin peşin olarak alınması demektir. Buna bir miktar da kendi öz kaynaklarını ekleyerek inşaatı yapmaya başladı. Ancak satışlar artık ya olmuyor ya da 20-25 yıl vadeli ödemelerle satış yapılıyor. İşte bu türden kredili alımlar sebebiyle halk; ev, araba vb. alarak, ortalama yıllık gelirine yakın bir borçlanmanın altına girmiş durumda. Halkın toplam ödemesi gereken borç, 600 milyar dolar civarında. Bu, halkın gelirine yakın bir borç ödeyeceği anlamına gelir ki pratik olarak mümkün görünmüyor.

Seçim sonrasında ülkenin ekonomik durumunu belirleyecek temel faktörlerden biri, yabancı kaynağa zorunlu olan burjuvazinin bu konuda karşılaşacağı güçlüklerdir. Kaynaklar yüksek maliyetli olacak ve giderek borcu borçla kapatma şansı da kalmayacaktır.  

Bu arada TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı, yılbaşından bugüne ortalama yüzde 20 civarında bir devalüasyona sebep oldu. Ve maliyetleri de ödenecek borçları da artırdı. Bu konuda yakın vadede olumlu yönde bir değişimin olacağına dair herhangi bir gelişme de söz konusu değil. 

İktisadi yaşamda kötü gidişata sebep olan bir diğer sorun da ekonominin işleyişine ilişkin olanıdır. Türkiye, farklı iki dönemde Sermaye birikim süreci olarak da adlandırılabilecek iki büyük yağma yaşadı. Bunlardan birisi Özal dönemiydi. Halkın yoksullaşmasıyla eş zamanlı olarak yağmaya dayalı devasa bir birikim sağlandı. Ancak kaynaklar yatırıma dönüşmedi. Örneğin benzer bir süreci 1960-70’lerde Güney Kore yaşadı. Güney Kore, oluşan birikimi üretken alanlara aktardı. Devlet; otomotiv, elektronik gibi alanları hedef seçip, o alanlara yatırım yapanlara teşvik verdi. Ve Samsung, Hyundai gibi dünya çapında pazar payına sahip devasa firmalar oluştu. Bu şekilde, sermaye üretken alanlara aktarılarak, rekabet şansı sağlandı; burjuvazinin ayakta kalabilmesinin altyapısı oluşturuldu. Bugün Hyundai, dünyadaki 5. büyük otomobil üreticisi olmanın yanında aynı zamanda gemi yapımı, sigortacılık, elektronik, lojistik gibi pek çok alanda faaliyet yürütmektedir. Benzer şekilde dünyanın elektronik devleri arasında yer alan Samsung’un da otomotiv, tıp, uzay araştırmaları gibi birçok alanda etkinliği vardır.

Türkiye’de ise, Kore’dekinin tersine, ihtiyacın ötesinde aşırıya kaçan düzeyde altyapı yatırımları ve inşaat sektörü ön plana çıkarılarak üretken olmayan alanlara devasa paralar yatırıldı. Böylece hem ekonomide üretken alanlara yönelme şansı kalmadı hem de insanların tüketim kapasitelerini konuta yatırmasıyla, 10-15 yıllık süre içerisinde pazardan yeni bir şey satın alabilme şansları kalmadı.

Türkiye, yabancılara konut satışında istikrarlı bir seyir izlediği, 2001-2010 yılları arasındaki güven verici özelliğini yitirmiş durumda. Dolayısıyla insanlar Türkiye’yi riskli bölge olarak görmeye başladığı ölçüde, buradan konut alma istekleri de azalıyor. Mesela Ruslar, bırakalım yeni konut almayı, ellerindekinin de yaklaşık yüzde 30’unu sattı ve artık turist olarak bile gelmelerinde ciddi bir azalma gözleniyor.

Türkiye’de dövizin aşırı değer kazanmış olması, normal şartlarda ihracatı kolaylaştırıcı etkide bulunması gerekiyor, ancak ekonominin üretim kapasitesi olmadığı ve ihracat da ithalata dayalı olarak yapıldığı için böyle bir sonuç oluşmuyor. Öyle ki Türkiye’de bırakalım yeni üretim alanlarının oluşmasını, son 10 yılda var olanların büyük çoğunluğu ya kapandı ya da ithalatçı konuma geldi. İthalat da dolarla olduğu için fiyat artışına ve talep daralmasına sebep oluyor.

Son dönemde Türkiye’ye sığınmacı olarak gelen Suriyeliler, özellikle tekstil ve hazır giyim sektörlerinde ucuz işgücü olarak istihdam edilmeye başlandı. Gerçi sektör temsilcileri, ucuz işgücü olarak görülen Suriyeli işçilerin, Türkiye’nin nitelikli üretici algısını olumsuz yönde etkilediklerini vurguluyor ama asgari ücretin yarısına denk bir ücretle çalışmalarının söz konusu sektörün Çin karşısında ayakta durabilmesini sağladığı yönünde değerlendirmeler de yapılıyor.

Hatırlanacak olursa Çalışma Bakanı, Türkiye’de lise mezunlarını asgari ücretle çalıştıramamaktan şikayetçi olmuş ve ilköğretimde çırak yetiştirilmesi, bunun için ilk veya ikinci dörtten sonra eğitime gerek olmadığı yönünde açıklamalar yapmıştı.  Ancak bugünün koşullarında, asgari ücret 900 lira iken, Türkiye insanını 400 liraya çalıştırmak zor; işte bugün bu ihtiyaç belirli oranlarda Suriyeli işçiler üzerinde gideriliyor; onların kölelik koşullarında da olsa çalışmak zorunda kalması, ekonomideki çöküntüyü bir oranda da olsa geciktirdi. Böyle olmasaydı belki bazı fabrikaların kapısına bir yıl önce kilit vurulacaktı. Ancak tabii ki salt Suriyeli işçi emeği ile ekonominin ayakta tutulması mümkün değil.  Nitekim şu anda Türkiye ekonomisinin hiçbir üretim dalında dışarıda rekabet edebilecek ciddi bir potansiyeli yok. Düzensizlik, standardizasyon ve kalite kontrolü yetersizliği gibi nedenlerle mesela Rusya Türkiye’den narenciye alımını durdurdu. Ve insanlar yer yer ağaçlarını kesme noktasına geldi. Gerçi tarımda, halen yaş sebze, meyve ihracatına dayalı bir hareketlilik gözleniyor ancak onun da pazar alanı sınırlı. Çünkü bu alanda da ciddi rakipler var.

Türkiye, Ortadoğu pazarını büyük oranda yitirmiş durumda

Türkiye’yi ekonomide en fazla zorlayacak faktörlerin başında Ortadoğu geliyor. Çünkü Ortadoğu ülkeleri, Türkiye’nin Almanya’dan sonra en büyük ticaret partneri konumundaydı. Bu ülkelere ihracat, yanlış politikalar nedeniyle durma noktasına geldi. Kriz nedeniyle Almanya’yla ticarette de bir daralma yaşanıyor. Ama asıl mesele Türkiye’nin Ortadoğu pazarını kaybetmiş olmasıdır.

Suriye yolu yaklaşık 4 yıldır kapalı. İlkin bunun alternatifi olarak Irak üzerinden ticaret yapılıyordu. Ancak bir süredir IŞİD sorunu nedeniyle bu yol da kullanılamıyor. İran güzergahında ise ilkin bir sorun yoktu. Ancak son zamanlarda, TIR’ların ek depolarla ucuz mazot taşıması gerekçesiyle her TIR başına 500 dolar alınması, bu yolu da büyük oranda tıkadı. Geriye üçüncü bir seçenek olarak, Ro-ro seferleriyle İskenderiye limanına gitmek ve oradan da karadan devam ettikten sonra Süveyş Kanalı’ndan tekrar Ro-ro gemileriyle Suudi Arabistan’a geçmek biçimindeki güzergah kalmıştı. Bu yöntemle ortalama bir TIR’ın Suudi Arabistan’a ulaşması için toplam ödenen ücret 2500 dolar civarındır. Geçtiğimiz günlerde Mısır, bunu da Müslüman Kardeşler’e verilen destek yüzünden iptal etti. Bundan sonra gemilerin Süveyş Kanalı’nı kullanarak geçmeleri gerektiğini söyledi. Bu şekilde hem gemilerin Süvyeş Kanalı’nda beklemesi bağlamında bir zaman kaybı söz konusu hem de maliyet daha da artıyor. Maliyet artışı rekabet şansını yok ettiği için bu ticaret de durma noktasına geliyor.

Böylece Türkiye egemenleri, savaş nedeniyle yıkılmış ekonomilerin canlandırılması gibi hesaplar yaparken, bugün Ortadoğu pazarını büyük oranda kaybetmiş durumda. Yukarıda belirttiğimiz gibi Rusya’yla ticarette de sorunların yaşanıyor olması, Türkiye ekonomisini büyük bir açmaza sokmuştur. Bu koşullarda devletin yandaş sermaye guruplarına aktaracağı kaynak da büyük oranda kısıtlanmış oluyor.

Kaynakların kısıtlılığı, imkanların kimler tarafından nasıl paylaşılacağı noktasında çelişmeleri derinleştiriyor ve saflaşmayı keskinleştiriyor. Deyim yerindeyse kaynaklar ancak MÜSİAD’a hatta MÜSİAD içinde bir kesime yetecek kadar daraldığı için, iktidara/ Erdoğan’a en yakın sermaye gruplarının gözetileceği bir sürece giriliyor. Tayyip Erdoğan’ın bütün ipleri elinde tutmak isteyişinin nedenlerinden biri de budur. Söz konusu olan sermaye kesimleri devasa guruplardır. Bunların bir kısmına ve büyük ihalelerin onlar arasında alelacele nasıl paylaştırılmak istendiğine yukarıda değindik. Yandaş sermaye gruplarından biri olan Ülker, uluslararası bir kuruluş olarak artık Türkiye’deki krizden pek etkilenmez. Çünkü üretiminin yüzde 80’inini yurtdışında yapıyor. Eski Sovyet cumhuriyetleri, ABD, Arabistan dahil pek çok ülkede fabrikaları var. Türkiye’deki üretime zorunlu değil. Nerede ucuza üretebiliyorsa orayı tercih ediyor. Belçika’daki dünyanın en eski çikolata fabrikalarından biri olan Godiva’yı satın aldı, orada üretim yapıyor. Ürettiklerini de Türkiye dahil dünyanın pek çok ülkesine satıyor. Böylece Ülker, yukarıda örneğini verdiğimiz Güney Kore firmaları gibi kendisini kurtarmış oluyor.

Türkiye’de firmaların büyük çoğunluğu Ülker gibi desteklenmediği veya inşaat gibi üretken olmayan ölü bir sektöre yatırım yaptığı için, kriz karşısında güçlü/hazırlıklı değil. Gerçi ekonominin dolar, borsa gibi alanlarında var olan belirsizlik nedeniyle inşaat sektöründe bir süredir kredili alımlar gerçekleşiyor. Bu alanda geçen seneye oranla yüzde 15 oranında bir artış söz konusu. Yani insanlar belirsizlik karşısında geleceğini borçlanıyor.

Mevcut veriler, önümüzdeki süreçte her koşulda kaynaklara ulaşmanın eskisinden daha zor olacağını, borçları ödemenin giderek daha da güçleşeceğini gösteriyor. Doların 4 aylık süre içerisinde yüzde 20’lik bir değer kazanmış olması, ülkede dövizden kaynaklanan yüzde 10’lara yakın bir maliyet enflasyonuna yol açacak. Çünkü Türkiye büyük oranda ithalata dayalı bir ekonomi haline geldi. Bu durum, insanların yaşamasını zorlaştıracak, temel ihtiyaç maddelerinin ötesindeki tüketimi azaltacak, piyasayı daraltacaktır. Yani iç ekonominin daralması, finans kaynaklarının kısıtlanması, ihracatın zorlaşması gibi nedenlerle Türkiye, önümüzdeki süreçte çok ciddi bir krize doğru gidiyor. İşte Haziran seçimleri bu koşullarda gerçekleşiyor.

Kriz karşısında sermaye gruplarının arayışı

Türkiye’de kriz koşullarında gerek finans sektöründe gerekse üretim sektöründe arayışlar yoğunlaşmış durumda. Finans kesiminin ucuz para bulup bunu çok daha yüksek faizlerle Türkiye’de kazanca çevirme şansı kalmamış görünüyor. Bu durum, üretim alanlarıyla ilişkisi olmayan bankaların Türkiye’de kalıp faaliyetlerini sürdürmesini güçleştirecek veya en azından bu alan kârlı olmaktan çıkacaktır.  Örneğin, son günlerde HSBC’nin ve Bank Pozitif’in Türkiye pazarından çekilmeyi düşündüğüne dair haberler basına düşmeye başladı.

Üretim sektörüne gelince, bu alanda da çeşitli arayışlar söz konusu. Kimi firmalar koşullara bağlı olarak kârlılığı az olan üretim alanlarından çekilirken kimileri de açılmayı düşündükleri ülkelerde organik ilişkileri olan firmalarla birleşme yoluna gidiyor. Mesela Boyner, geçtiğimiz günlerde yüzde 30 hissesini Katarlı bir şirkete sattı. Katar, daralan ticaret koşullarında Boyner için Ortadoğu dahil farklı pazarlara açılmanın bir yoludur.

Kriz sürecinde ihracat, teknoloji veya sermaye sorunu yaşayan firmaların, mali imkanları güçlü olan yabancı firmalarla ortaklık yoluna gittiğine daha sık rastlayacağız ve toplam sermaye içerisinde yabancıların payı giderek artacaktır. Bu şekilde şirket evlilikleriyle süreci göğüsleyemeyenlerde kısmi veya bütünlüklü kapanmalar da gündeme gelecektir. Kimileri de kâlı bulmadığı alanlardan çekilerek varlığını sürdürmeyi tercih edecektir. Mesela Koç’un bazı alanlardan çekildiğine tanık oluyoruz. Geçen sene et sektöründen çekildi; Maret’i ve Harranova’yı tümüyle elden çıkardı. Bunun gibi bazıları küçülerek, işçileri çıkararak veya fabrikayı bütünüyle kapatarak süreci karşılamaya çalışacaktır. Ama hemen hiçbirisinin modern teknolojiye geçerek krizi aşmayı deneyeceğini düşünmüyoruz. Türkiye’de bugüne kadar böyle bir yönteme başvurulmadı. Kriz dönemlerinde işçilerin çıkartılması ve üretimin azaltılması, kriz sonrasında da asgari ücretle yeniden işçi alınması tercih edilen en yaygın yöntemdir.

Türkiye pazarından çekilme kararı veren şirketlerden biri de Total oldu. Hatta BP’nin de çekilebileceğinden söz ediliyor. Total, 440 istasyonla yüzde 5 pazar payına sahip.  Petrol sektöründe kârları baskılayan olgulardan biri de yüzde 60 civarında vergi alınıyor olmasıdır. Gerçekte bu, üretim artışını da engelleyen bir uygulamadır. Çünkü enerji, üretim sektörlerinin tamamında en temel girdidir. Enerji fiyatları bu kadar yüksek tutulduğunda ekonominin gelişiminin önü tıkanmış, büyüme sınırlanmış oluyor. Tersine bu alanlardan daha az vergi alınarak ekonominin canlandırılması mümkün. Ancak Türkiye’de yapısal çözüm üretmek yerine günü kurtarma yoluna gidildiği veya AKP’nin yaptığı gibi yandaşların palazlandırılması tercih edildiği için, köklü çözümler söz konusu olmuyor. 

Önümüzdeki dönemde, AKP’yle beraber palazlanan sermaye kesimleri arasında da rekabet gündeme gelecektir. Ekonomide kaynaklar tıkandığı için, iktidar imkanlarından yeteri kadar nemalanamayan kesimler zorlanacak hatta rekabet ortamında değil de iktidarın tatlı sularında büyümüş, dolayısıyla da kökleşmemiş olan kimi firmaların iflasına da tanık olunacaktır. Bu süreçte, farklı alanlarda üretim yapan köklü firmalar, krizden daha az etkilenecektir.  Örneğin Paşabahçe’nin üretimi, yaygınlıkla bilindiğinin aksine camla sınırlı değil, krom bileşikleri, soda vb. alanlarda da faaliyet yürütüyor. Yurt içinde de yurt dışında da fabrikaları var. İşte bu şeklide üretim yapan ve dünya pazarına açılmış olan firmaların süreçteki rekabetten etkilenmeleri daha zordur. Ama buna alışkın olmayan, ucuz kaynağa kolayca ulaşarak dönemsel olarak palazlanmış olan firmaların şansı zayıf olacaktır. Dikkat edilirse, Özal döneminde bu şekilde palazlanan firmalardan çok azı ayakta kalabildi. Bugün de benzer bir süreç yaşanacak, türedi zenginlerin bir kısmı çökerken, içlerinde Erdoğan etrafında tekelleşmesi beklenen, dolayısıyla iktidara en yakın kuruluşlar rekabete dayanabilecektir.

Seçime büyük anlamlar atfediliyor

Mevcut koşullarda seçimlere sermaye, sol ve halk dahil hemen her kesim, alışılmışın dışında bir anlam atfediyor. AKP, eğer istediğine yakın bir oy alırsa, yani tek başına hükümeti kurup, anayasayı değilse de yasaları değiştirebilecek bir çoğunluk elde ederse, gene (özellikle Erdoğan etrafında kümelenmiş olan) yandaş kesimler bundan nemalanacak, varlığını sürdürecektir. Diğer kesimler ise, radikalleşip siyasal muhalefet odaklarını hareketlendirebilir; yani iç siyasal arena zenginleşebilir.

Daha önceki süreçlerde insanlar seçimlere bu denli ilgili değildi. Ancak bugün, gerçekte seçimlerin ülkede büyük değişimlere sebep olmayacağı bilindiği halde, alternatifsizlikten (bir yanıyla da çaresizlikten) insanlar seçimlere büyük anlamlar atfediyor. Herkes durduğu noktadan önündeki sorunların çözümünü sandıktan çıkacak sonuca bağlamış durumda. Bu, egemen sınıflar açısından anlaşılır olsa da sol için bir özgüven problemine, halk için bir çeşit çaresizliğe işarettir. 7 Haziran sonrasında, en azından seçim gibi oyalayıcı bir süreç veya yapay bir beklenti kalmayacağı için, ayakların yere erdiği bir yüzleşme ve giderek ölü toprağının atılacağı bir hareketlenme yaşanabilir.

Ekonomik beklentiler gündemin oluşumunda belirleyici olacak

AKP’nin alacağı oy oranı, izleyeceği politikaları da belirleyecektir. Süreç, ekonomik guruplar arasındaki mücadeleyi keskinleştirebilir. Siyaset bir kez hareketlenmişken, sermaye grupları arasındaki mücadele farklı mecralarda devam edebilir. Bu tabii ki, kriz koşullarıyla daha çıplak biçimde yüzleşecek halk kesimleri için de geçerlidir.

Bugüne kadarki süreçte Kürt sorunu, çeşitli biçimlerde gündemi belirleyen bir noktada yer aldı. Bunda, verilen mücadelenin ve son yıllarda öne çıkarılan çözüm sürecinin ağırlıklı rolü oldu. Ancak seçim sonrasında gerek iktidarın çözüm gibi bir niyeti olmadığı için gerekse gelinen aşamada krizin insanları işsizlik, açlık vb. sorunlarla doğrudan yüzleştirmesi sebebiyle Kürt sorununun gündemleşmesi eskisinden çok daha zor olacak, doğru zeminde zorlu ve ısrarlı bir mücadele gerektirecektir.

Daralan yaşam koşulları ve antidemokratik uygulamalar karşısında toplumun ekonomik ve siyasal beklentilerinin öne çıkacağı koşullarda, devrimcilerininsanları doğal talepleri etrafında politika içerisinde yer almaya teşvik edip yönlendirmesi gerekecektir. Tabii ki bu örgütlü bir hazırlığı da gerektiriyor. Aksi takdirde, fabrikaların kapandığı, işsizliğin arttığı koşullar, toplumun baskı ve şiddetle sindirildiği, hiçlik ve umutsuzluğun büyüdüğü bir ortamı da beraberinde getirebilir.

Birleşik Haziran Hareketi, böyle bir dönemde mücadelenin ihtiyaçlarını karşılamaya uygun ama yetersiz bir zemindir; yetersizlikleri, iç ayak bağları giderilebildiği takdirde, sürecin en etkili gücü ve yol gösterici öznesi haline gelebilir.