kadınsevgiozgurluk (1)
Kadın sorununa marksist çerçeveden yaklaşan, sevgiden aile ilişkilerine özgün irdelemeler içeren  “Kadın Sevgi Özgürlük” kitabı Adalı Yayınları’ndan çıktı. Mehmet Yeşiltepe’nin yazdığı  “Kadın Sevgi Özgürlük”te kadın sorununun çözümüne dair yaklaşımların yanında başka bir dünyanın insan ilişkilerinin güzelleştirici etkisine tanık olacaksınız. Kitaba kitapçılardan ve yayınevimizden ulaşabilirsiniz.

İsteme Adresi

Adres:M. Şevket Paşa Mah. Piyalepaşa cad. No:144 B Şişli – İST

 Tel:(0090) (212) 249 38 75

Adres:863 Sk. No:4 K:2 Konak – İZMİR

Tel:(0090) (232) 445 70 95

Adres: Meşrutiyet Mah. Atatürk Bulvarı Şanlı Han

No:105 K:3 D:313

Kızılay-ANKARA

Tel: (0090) (312) 419 19 65

Önsöz

“HAYATIN DİYALEKTİĞİNİN ÇAĞRISI

2013 Haziran direnişi gösterdi ki, bırakalım kadınla erkeği, ideolojik olarak bir araya gelmesi olanaksız gibi görünen kişiler/kesimler bile sokakta ortaklaşabiliyor. Üstelik bu, bir anlık refleks, duygusallık, vb de değildir; tersine, koşullandırılmış duruş ve saflaşmaların sınıfsal gerçekler karşısında bozulması ve taşların ezen-ezilen ayrışmasına göre dizilmesidir.

Günübirlik gözlükle, alıştığımız menzille baktığımızda, olgulara içerilmiş sınıfsal boyutu görebilmek zordur. Zor olanın peşine düşüp yakalamaya çalışmak da genellikle kaçınılan bir tercihtir. Bu nedenle insanlarda/toplumlarda kolay görünen olasılıklara yönelme eğilimi ağır basar. Bu, sistemin bilinçte, algıda ve dolayısıyla insanın yönlendirilmesinde kullandığı, varlığının devamı için bir çeşit güvence olarak gördüğü bir olgudur.

Kadına, “Seni ezen erkektir; bunun sistemle bir ilgisi yoktur.” diye anlatmak da, bunun kadın tarafından gereğinin yerine getirilmesi de sınıfsal bakış ve duruşa oranla daha kolaydır.

İşçiye, “Seni sömüren filanca kişidir; iyi niyetli pek çok işveren vardır; bunun sistemle ilgisi yoktur.” diye anlatmak, “kendinde bilinç”, “kendisi için bilinç” gibi felsefi derinlik içeren tartışmalara girmekten çok daha kolaydır.

Kürde, “Seni ötekileştiren, ezen, yok sayan Türklerdir. Bunun sınıfsal hiçbir boyutu, sistemle ilgisi yoktur.” diye anlatmak; sınıfsal zemine/duruşa çekmek yerine etnik köken ve duygular üzerinden bir duruş tarif etmek daha kolaydır.

Ancak, kolaya kaçılsa da, sistemle karşı karşıya gelmek yerine, potansiyel kardeşle mücadele edilse de, sınıflar mücadelesi öyle bir alandır ki, tarihi boyunca sağladığı saflaşmayı, hiç beklenmedik bir anda gerçekleştirir; taraflara sınıf kardeşi dışında tutunacak yer/zemin bırakmaz.  Hatta bunu sistemin bizzat kendisi de yapar; tarafları saflaştırır. Bugün iktidarın baskısı karşısında gençlerin, “kızlı-erkekli” direnmeyi seçmesi, bu türden bir olgudur.

Bu gerçeklik, feministlerden “kimlik siyaset”inde ısrar eden Kürtlere kadar, sınıfsallık dışında kalmakta ısrar eden tüm kesimlere bir çeşit fiili müdahaledir; hayatın diyalektiğinin çağrısıdır. Bu çağrıya uymak; ulusal, sınıfsal, cinsel tüm baskılarla sistem arasında bağ kurup, kardeşini, mücadele yoldaşını doğru yerde aramaktır.

Bilinir ki sistem ayrıştırır; devrim birleştirir. Ancak bu, egemen algı barikatını kendiliğinden etkisizleştirmez. Muhtemel tuzaklara düşmemek, algıyı da devrimcileştirmeyi gerektiriyor. Evet, bugün algısını da devrimcileştiren bir kuşak yetişiyor. Ama tüm bu artılar, solda dahi eksilerin olmadığı steril bir ortamın oluşumuna yeterli olmuyor.

Bu nedenle, bir taraftan söyleyecek, diğer taraftan yapacağız; söz ve fiilin de yoldaşlığına ihtiyacımız var. O halde, önce onu sağlayalım; çözümü de yoldaşlarımızı da doğru yerde arayalım.

Bugüne kadarki deneyimler göstermiştir ki, aşk devrimci değilse sistem içidir ve rekabetten yarışa kârdan hırsa hemen tüm bozucu öğelere açık bir zemindir. Bu nedenle çalışmanın önemli bir kısmını sevgi ve aşka ayırdım.

Sevgi vericiliktir. Vericilik iki taraflı olduğunda özneler birbirinin yaşamını koylaştırıcı işlev görür ve yaşam iki kişilik bir potansiyelle karşılandığı için engellerin aşılmasında da mutluluk üretmede de başarı şansı artar. Ne var ki vericilik tek taraflı olduğunda diğer tarafta alıcılıktan ibaret bir çeşit sömürü başlar ve paylaşım yerini yük almaya bırakır. O aşamadan itibaren sevgiden söz etmek güçtür. Kişi yükünü ne denli sevebilir ki? Yük ile taşıyıcı arasındaki ilişki de sevgiden öte bir çeşit fayda ilişkisidir.

Kapitalizm insanı teslim alırken sadece aklını değil yüreğini de boy hedefi yapar. Sevgiyle çoğalmış değil, sevgisizlikle yalnızlaşmış insanı tercih eder. Bu nedenle, gelişmesi en fazla kösteklenen bu alanda, devrimcilerin de başarılı bir sınav verdiği söylenemez. Diğer bir ifadeyle devrimcilerin en az devrimcileştikleri, sistemden kopup alternatif üretmekte güçlük çektikleri alanlardan biri de karşı cins ilişkileridir. Tabir yerindeyse her devrimci kadının içinde bir anne, her devrimci erkeğin içinde bir baba yatar; başka konularda olmasa dahi karşı cins ilişkilerinde kendi anne-babalarını yeniden üretirler. Bu alanda bir çeşit öğretilmiş feodalizm yaygındır.

Özel mülkiyet üzerine kurulu bencilleştirici ve dolayısıyla bireycileştirici sistem, erkeğin ataerkil kazanımlarını beslerken, kadını edilgenliğin ve ikincilliğin basamakları ile barışık tutar. Etken olmak yerine tabi olmak, ilişkinin eşit ve üreten öznesi olmak yerine, cinsel işlevle yetinmek, ezilen bir cins olarak kadının hak arama potansiyelini öldürür ve köleliği kalıcılaştırır. Sınıflı toplum kurmayları bin yılların birikimini bu alanda da kullanmış ve uyanan kadın yerine biat eden kadını tercih etmiştir.

Bu tarihsel esaretin kırılması, kadının özgürleşmesi sistemi bir bütün halinde tehdit edeceği için sistem, önleyemediği kurtuluş çabalarını yanlış hedeflere yöneltir; enerjinin boşa gitmesini ya da ezen ezilen ilişkisinin yeniden üretilmesini sağlar.

Bu çalışmada, hem “Kapitalizm koşullarında aşk devrimcidir” diyerek gerçek aşka giden yolu göstermeye, hem de feminist labirentlerin tüketiciliği yerine, kadını özgürlüğe taşıyan basamaklara işaret etmeye çalıştım. 

Özellikle günümüz koşullarında, genelde kadına yönelik şiddetin, özelde kadın cinayetlerinin artması karşısında, suça dair cezaların artırılmasını talep etmekle yetinen ufuk, sistem içi kalan, devrimcileşemeyen ufuktur. Bu ufkun nasıl bir kavrayış ve menzil sorununa tekabül ettiğini kavramak ve bunun feminizmle bağını kurabilmek açısından elinizdeki çalışmanın katkısının olacağına inanıyorum.

Sevgilerimle…

Mehmet Yeşiltepe”