nükleersantral

Bilim ve Gelecek Dergisi’nin 123’üncü sayısı için Prof.Dr. Renan Pekünlü tarafından çevirilen ve yayına hazırlanan Helen Caldicott’un makalesinin bir kısmını gündemde mevcut Akkuyu Nükleer santrali ile ilgili tartışmalara ışık tutması amacı ile yayınlıyoruz.


Astarı yüzünden pahalı

Nükleer güç, kaynatmanın oldukça pahalı, karmaşık ve tehlikeli bir yoludur. Uranyum yakıt çubukları reaktör özeğinde suyun içine yerleştirilir, uranyum kritik kütleye ulaşır ve devasa niceliklerde ısı üretilir ve su buharlaştırılır. Üretilen buhar, borularla türbine yönlendirilir ve dönen türbin elektrik üretir. Yapılan propagandalarla, nükleer santrallerin bağımsız enerji üreticisi olduğuna inanmamızı isteniyor. Nükleer enerjinin temiz ve ucuz olduğu iddia ediliyor. Aslında, nükleer yakıt çevrimi adı verilen nükleer enerjinin üretilebilmesi için gerekli olan devasa alt yapı, fosil yakıtları ve kömürü devasa boyutlarda kullanıyor.

İzmir Gaziemir’deki kurşun fabrikasında Europium 152 ve Europium 154 izotopları algılandı. Bu element ancak nükleer yakıt çubuklarında üretilen bir yan üründür, ölümcüldür!

Bu ölümcül izotoplar “Nükleer santralsiz Türkiye”ye nasıl, nereden, kimin izniyle girdi? TAEK, İzmir Valiliği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gaziemir Kaymakamlığı, “söz gümüşse sükut altındır” felsefesine sarılmış! Manisa Köprübaşı’nda Sinop,’ta Mersin Akkuyu’da benzer felaketlerin yaşanmaması için her vatandaşın nükleer endüstrinin insan sağlığına olan çekinceleri konusunda bilgilenmesi, Anti Nükleer Platform toplantılarına katılması, bu platformlara üye olması ve aktif olarak çalışması gerekiyor.

“Nükleer santralli” ülkelerde olan radyasyon felaketleri Helen Caldicott’ın Nuclear Madness: What you can do adlı kitabında tüyler ürpertici bir biçimde anlatılıyor, okuyalım:

 Nükleer santralli ülkelerden felaket örnerkleri

  • Radyasyonun insan sağlığına olan etkileri konusunda uzman olan Dr. Mancuso bir kişinin ömrü boyunca alacağı toplam 3,6 rad’ın kemik iliği kanserine, yine ömür boyu alacağı toplam 33-38 rad’ın da diğer kanser türlerine yol açacağını buldu. Rad (Radiation Absorbed Dose- Işınımın Soğurulmuş Dozu) bir hedefin soğurduğu ışınımın ölçüsüdür. Bu ölçü, soğuran özdeğin (maddenin) bir gramındaki erke niceliği (erg cinsinden) ile tanımlanır. Rem adı verilen ölçü ise, hedefin soğurduğu rad sayısıyla, türü bilinen radyasyonun göreli dirimsel etkinliği (biological effectiveness) çarpımıdır. Bu durumda rad ile rem hemen hemen denktir. Japonya’ya atılan atom bombasının saçtığı serpintiden etkilenen insanlar üzerine yapılan çalışma verileri, bu dozların değişik düzeylerde saptanmasına yol açmıştı: Lösemi için 100 rad, diğer kanser türlerinin uyartılması içinse 300-400 rad. Bugün ise, bu endüstride çalışan işçilerin yıllık izin verilebilir dozu 5 rad olarak saptanmıştır. Yani işçiler her yıl lösemi için iki kat doza (kanser olayının iki katına çıkacağı doz) açık kalıyorlar. 7-7,5 yılda bir kanser için yeterli dozu alıyorlar. Dr. Thomas Najarian’ın Portsmounth New Hampshire’da nükleer denizaltı işçileri üzerine yaptığı çalışma Dr. Macuso’nun sonuçlarını doğruluyor. Böylece bu işçilerin kötü hastalıklara yakalanma zamanı olmayacaktır!
  • Birçok reaktör ya niteliksiz işçi ya da göçmen işçi çalıştırıyor. Bu işçiler çok yüksek ücretlerle, radyasyonun yeğin olduğu bölümlerde kısa dönemlerle çalıştırıyor. Bir reaktörde yasal maksimum dozu aldıktan sonra (bazen yalnızca bir günde) başka bir reaktörde işe alınırlar. Yeni reaktörde de kendilerine daha önce ne denli radyasyon dozu aldığı sorulmaz. Reaktörler tam gün işçilerinin “vücut bankalarını” korumak amacıyla geçici işçileri kiralar. New York eyaletindeki West Valley nükleer tesisleri artık çalışmıyor. Bu istasyona gerekli olan “taze vücutlar” endüstrinin kirli işlerini yapmak üzere çevredeki barlardan ve kolejlerden toplanırdı. Sağlık açısından böyle bir uygulama hiçte güvenceli değildir, yasa dışı ilan edilmelidir.
  • Bir zamanlar uranyum değirmeninin çalıştırıldığı Colorado Grand Junction bölgesinde kullanılmış nükleer yakıt arıkları binlerce kilometre karelik bir alana yayılmış olarak duruyordu. 1960’lı yılların ortalarına doğru, büyük şehirlerin bina yüklenicileri bu atıkları bina yapımının çeşitli aşamalarında kullanmak gibi dahice bir fikir geliştirdiler! Okullar, hastaneler, özel konutlar, yollar, havalimanı ve bir AVM yaptılar. 1970 yılında o bölgede görev yapan bir çocuk doktoru, yöre doğmuş bebekler için yarık damak (cleft palate), yarık dudak (cleft lip) ve birçok genetik bozukluğun arttığına dikkat etmiştir. Bunun üzerine yapılan araştırmalar, bu çocukların radyoaktif testi yapılan evlerin de çok yüksek dozda radyasyon içerdiğini göstermiştir. Bu bulgudan hemen sonra ABD Çevre Koruma Ajansından (EPA – Environmental Protection Agency) parasal destek alan Coloroda Üniversitesi Sağlık Merkezi, düşük düzey radyasyonla anadan doğma bozukluklar arasında ilişkiyi araştırmaya başladı. Ancak bir yıl sonra bu araştırmaya verilen parasal destek çekildi. Federal yetkililer bütçedeki kısıtlamalar nedeniyle birçok araştırma programının kesilmesi gerektiğini ileri sürdüler. Açıkçası, Federaller Grand Junction araştırmasının sürmesini istemediler. Bu tür çalışmaları sürdürmek hem bu yöre, hem de tüm dünya çocuklarına karşı olan vicdanı sorumluluğumuzdur. Benzer bir gevşeklikte Avustralya’da yaşanmıştır.
  • Güney Avustralya’daki Port Pirie kasabasında bir zamanlar devlete ait bir uranyum değirmeni vardı. Yıllar süren işlemlerden sonra çevrede 250.000 metre karelik atık radyoaktif özdek birikti. Bu atıklar bölgedeki bir alçalma-yükselme barajına atıldı. Değirmen kapandıktan sonra bu baraj bölgesi çocukların en sevdiği kriket, bisiklete binme ve diğer oyun alanı durumuna geldi. Ender toprak (rare earth) özdekleri üzerine uzmanlaşmış olan bir şirket 1960’lı yılların sonlarına doğru bu değirmeni satın aldı. Dış alımla elde ettiği ender topraktan saf thorium rafine etmeye ve televizyon setlerinde kullanılmak üzere Japonya’ya dış satım yapmaya başladı. İşlemlerin başlamasından hemen sonra Japonlar, bir gemi dolusu thorium özdeğini giriş limanında geriye çevirdi. Zorlu geçen bir yolculuk sırasında birçok fıçının parçalandığı ve gemiye thorium sızdığı saptanmıştı. Radyasyonun oluşturduğu çekincelere karşı son derece duyarlı olan Japonlar malı geri çevirdiler. Gemi Port Pirie’ye geri döndü ve yükünü derhal baraja boşalttı. Baraj dönemsel olarak deniz düzeyinin altına düşüyor ve deniz suyuyla doluyordu. Radyasyon da kuşkusuz algae, mollusks ve balık gibi deniz canlılarına geçiyordu. Alçalma dönemlerinde de çocuklar baraja geliyor, boş thorium fıçıları içinde sürünüyor veya balık avlıyorlardı. Değirmenin satışı 1976 yılında yeniden gündeme gelince bölgede radyasyon ölçümleri yapıldı ve radyasyon dozunun, Dünya Sağlık Örgütü (WHO- World Health Organistaion) standartlarının üstünde olduğu bulundu. Bu tedirgin edici veriler basına sızınca kamu isyan etti. Aileler çocuklarının lösemi veya diğer kanser türlerine yakalanacağından korktu. Hükümet yetkilileri çocukların tehlikede olmadığını ve olası kötü etkilere karşı düzenli sağlık denetiminden geçmelerine bile gerek olmadığını ileri sürdüler. Yetkililere güvenmiş görünen aileler olayın üstüne gitmedi ve yöre insanları sağlık izlemesine alınmadı.
  • Nükleer reaktörlerin günlük işlemleri sırasında birçok düşük doz atıklar birikir. Bu sınıflamadaki katı atıklar (kirlenmiş giysi ve aygıtlar) gerektiğinde kolayca çıkarılması amacıyla fazla derine olmamak üzere toprağa gömülür. Bugün ABD’de 350.000 metreküplük askeri araştırma atığı bulunmaktadır. Bunlar toplam 1100 kg plütonyum içeren atıklardır. Bu atıklardan ortaya çıkan radyoaktif elementler yağmur aracılığıyla toprağa sızar. Bunlara ek olarak şunu da söyleyebiliriz: bu atıklar çoğu zaman yanlış gömülüyor. Yıllar önce Nevada’daki bir bekçisiz işaretsiz radyoaktif giysi mezarlığından eldivenler, kürekler ve harç arabalarının alınmış olduğu saptandı. Daha sonra bunları, çekincenin boyutlarında habersiz olan halkın kazarak çıkardığı ve kullandığı anlaşıldı.
  • Eti insan tüketimine girmeyen hayvanlar da radyoaktif element taşıyıcısı olabilir. Örneğin Hanford bölgesinde yapılan bir çalışma yavşanların radyoaktiviteyi geniş bir alana taşıdıkları saptadı. Radyoaktif atıkların gömülü olduğu bölgelerde kendilerine delik açarak yiyecek arayan tavşanlar buradaki radyoaktif maddeleri de yiyip özümsemişlerdi. Daha sonra bu hayvanların dışkıları üzerine yapılan incelemelerde radyoaktif izotopların izi görüldü. Benzer izler radyoaktif tavşanları yiyen kurt ve atmacaların dışkıları ve kemiklerinde de görüldü.
  • 1000 Megawatt veya daha güçlü reaktörlerin sökülüp gömülme işlemi olanaksız olabilir. ABD’deki en son eski ticari reaktör ve 17 yaşındayken onarılamayacak denli radyoaktif kirlenmeye uğrayan Commonwealth Edison’s Dresden (Morris. Illinois) reaktörü ne erke üretebiliyor ne de “mozolesine” gidebiliyor.
  • Nükleer endüstrinin 2000 yıllarına yapılmış olan izdüşümü, o yıllarda 152 milyon galonluk yüksek doz atığın varlığını öngörmektedir. Günümüzdeki atık yükünün Yer’deki nükleer mezarlıklara kaldırılması bile 2-20 milyar dolar arası bir harcama gerektiriyor. Bu harcamaları kim karşılayacaktır? Bugün bu soruya açık bir yanıt bulunamıyor. Nükleer erke istasyonları işletenler bu harcamaları Amerikan hükümetinin (yani vergi veren vatandaşların) karşılamasını istiyor. Bir reaktörün ölüm sonrası sökülmesi ve atıklarının ortadan kaldırılması sırasında harcanan dolarları hesaba katmayan işletmeciler, kamuya “ucuz” erke seçeneği aldatmacasıyla oyalıyorlar. Nükleer erke tüm aşamalarıyla ele alındığında ucuz olmak şöyle dursun, gizli giderleri ve sağlığımıza sunduğu çekinceleriyle yanına yaklaşılacak gibi değildir. Bu teknoloji ne ucuz ne temiz ne de güvenlidir!
  • Plütonyum kirlenmesi yalnızca geleceğin bir sorunu değildir. Bugün de bu ölümcül elementin etkisi altında bulunuyoruz. Colorada eyaletinin Boulder kentindeki Ulusal Atmosfer Araştırma Merkezi’nin 1975 yılında yaptığı bir araştırma sonucunda, 5 ton plütonyumun dünya atmosferinde ince bir tabaka biçiminde yayıldığı saptandı. Nükleer bomba testleri, uyduların Yer atmosferine giriş ve çıkışları, nükleer erke istasyonlarında ortaya çıkan sızıntılar, kaza yangınları, patlamalar, dökülmeler ve sızıntılar sonucunda bugünkü kirlenmeye gelinmiştir. Sonuçta, bugün kuzey yarım kürede yaşayan insanların çoğu üreme organlarında belli niceliklerde plütonyum taşır duruma gelmiştir. Eğer nüfusun yoğun olduğu bölgelerde plütonyum kirlenmesi sürerse, gelecek nesiller üzerindeki etkisinin boyutları düşünülemeyecek denli korkunç olacaktır.