Anti-government protesters stand on a barricade during an anti-government protest

1998 yılında, Devrimci Birleşik Güçler Platformu’nun oluşturulduğu süreçte, sol içi birlik ve ittifaklar sorununa dair hazırladığımız bir çalışmayı, bugün ihtiyaca bağlı olarak güncelleyip yeniden yayınlıyoruz. 

Gerek tüm birimlerimizde yoldaşlarımızın sahip olması gereken kavrayışa bir kez daha işaret etmek, gerekse de birlik potansiyeli oluşturan tüm dostlarımıza yaklaşımımızı ifade etmek açısından, bu yazımızın önem taşıdığını düşünüyoruz.

Emperyalizme ve Faşizme Karşı” üst başlığıyla yayınladığımız dergimizin ikinci sayısındaki yazımızda “(…) tüm birlik çağrılarına olumlu yargılarla/iyi niyetle yaklaşılması gerekirdemiştik. Aynı yazıda “‘ol’ deyince gerçekleşen cinsten bir olay olmadığı geçmiş mücadele pratiklerinden çokça bilinen ‘birlik’ meselesi, bugüne dek ‘ya hep, ya hiç’ biçiminde ele alınmıştır. Türkiye sol geleneğinde örgütler, çoğu kez aralarındaki farkın altını çizerek işe başlamış ve bu farkı büyütmüştür. Birlik olamama sebepleri dahi bir ayrıcalık, bir üstünlük gerekçesi olmuştur. İşte bu gelenek, bir araya gelinmesi gerektiğinde doğal olarak ‘birlik olmak için birlik’ ve birliğin hafife alınması biçiminde ürünler vermiştir.

            (…)

Güç ve eylem birliğinin üzerinde yükseleceği bir zemin ve yakınlaşma atmosferi olmadan alınan ‘birlik’ kararları somutlanma güçlüğü çekecektir. Mücadelenin kimi ihtiyaçlarını karşılamak üzere gündeme getirilen eylem birlikleri, cephesel oluşuma hizmet eder; ancak o örgütlenmenin kendisi değildir. Lokal düzeyde yaşanan ve giderek yaygınlaştırılan güç ve eylem birlikleri, örgütler arası cephesel birliğin daha kalıcı ve gerçekçi biçimde oluşumuna basamak teşkil eder; belki gecikmiş ama daha sağlam biçimde örülü birlikler üretir. Pratiğin gücü, varolan koşullanmaları yıkarken, bu tür adımlar yakınlaştırıcı ve karşılıklı güveni besleyici rol oynar.

            (…)

Demokrasi bilinci, birlik çabalarının tutkalıdır. Böyle bir bilincin olmadığı yerde farklılıklara tahammülsüzlük vardır; gerçekte bu, cepheleşmenin önündeki en büyük engellerden biridir. Birlikte hareket etme alışkanlıklarını geliştiren, örgütler arası mesafeleri engel olmaktan çıkaran ön adımlar gibi ön oluşumlar da gereklidir. ‘Birlik’ adımları somut ve uygulanabilir olmalıdır.” diyerek, ne türden birliklere açık olacağımızı tanımlamaya çalışmıştık.

Aslında bugünkü koşullarda çeşitli biçimlerde gerçekleşen, birimler düzeyindeki eylem birlikleri yaygınlaştırılabilir ve ortaklaşabilmenin kültürünü örmeye hizmet ederse, en büyük adımlardan daha büyük işlevler görecektir. Aynı zamanda bu türden pratikler, çekincelerin yaşam içerisinde sınanması şansını vereceği için, daha ileri adımların da yolunu açacaktır. Yoldaşlarımız, bulundukları birimlerde birlik olgusuna bu bilinçle yaklaşmalıdır.

SOL İÇİ BİRLİK VE İTTİFAKLAR SORUNU

İttifaklar; toplumların tarihsel gelişimlerinin herhangi bir evresinde, toplumdaki farklı sınıf veya katmanların temsilciliğini üstlenen siyasal yapıların belirli bir ortak hedef ve program doğrultusunda oluşturdukları uzun süreli birlikteliklerdir. İttifakların birliklerden farkı, mutlaka siyasal yapılar arasında olması, belirli sınıf veya katmanlara dayanması, ortak hedef veya programlar çerçevesinde uzun süreli olmasıdır.

Bütün birliktelikler, bir ihtiyacın ürünü olarak, ortaya çıkar. İçinde yaşanılan objektif koşullarda somut bir ihtiyaca dayanmayan birliktelikler düşünülemez. Ya da varsa bile bu tür birliktelikler kısa sürede ayrışır. İttifaklar da bir ihtiyacın sonucudur. Toplumların gelişiminde iktisadi, sosyal, kültürel gelişim düzeyine bağlı olarak, toplumsal yaşamı etkileyen ve biçimlendiren bir dizi çelişme vardır. Bu çelişmelerden biri, yaşanan tarihsel kesitte tüm çelişmelerden daha belirleyici olacak şekilde öne çıkar (baş çelişki). Toplumdaki farklı sınıf veya katmanlar bu çelişme karşısında şu veya bu biçimde tavır alırlar (çoğunlukla bu tavır alışta iktisadi nedenler belirleyicidir).

Baş çelişmenin çözümlenme biçimindeki tercihlerde ortaya çıkan benzerlikler ve ortak noktalar ittifakların temel nedenini oluşturur. Tek başına süreçte belirleyici olamayacak siyasal yapılar (sınıf veya katmanlar) bu tür ittifaklarla süreçte belirleyici olmaya çalışırlar.

Devrimci Hareketler İçin İttifaklar Bir Zorunluluktur

Birer işçi sınıfı hareketi olan devrimci yapıların, sınıfın nicelik ve nitelik açısından gelişim düzeyine bağlı olarak, demokratik halk devriminde tek başına belirleyici olma şansı yoktur. Aslında işçi sınıfının gerçek hedefi olan sosyalizm yerine,  demokratik halk devrimi hedefinin seçilmesi bile ittifakları geniş tutma tercihinin sonucudur. Bu nedenle işçi sınıfı adına hareket eden devrimci yapılar, baş çelişmenin çözümlenmesinde olabildiğince geniş ittifaklar oluşturabilecek şekilde bir politika izlemek zorundadır.

Yeni sömürge ülkelerde ittifakların oluşumu, iktisadi gelişim düzeylerinin birbirlerine yakın olması nedeniyle genellikle benzerlikler taşır. Orta ve küçük burjuvazinin ikili niteliği nedeniyle tercihleri farklılık gösterebilir. Aynı şekilde yeni sömürge ülkedeki -varsa- çok uluslu yapı, farklı etnik ve kültürel, dinsel kimlikler tavır alışlarda önemli farklılıklara neden olabilir. Bu tür durumlarda ittifaklar genişleyebileceği gibi daralabilir de.

Ülkemizde ise demokratik halk devriminin hedefine ulaşmasında en temel müttefiklerinden biri Kürt halkı olacaktır. Aynı şekilde, içsel bir olgu haline gelen emperyalizmin müdahalesine bağlı olarak, tarımsal üretimdeki farklı gelişim düzeyleri nedeniyle giderek yoksullaşan köylüler, sürecin son evrelerine kadar işçi sınıfının yanında olacak müttefiklerdir. Gerek kapitalizmin gelişmesi ve kırların emperyalizmin yumuşak karnı olmaktan büyük oranda çıkması, gerekse köyden kente göç, köy boşaltmalar vb. nedenlerle; devrimde kırların temel savaş alanı, köylülüğün de temel güç olma konumu önemli oranda değişime uğramış, kentlerin ve kentlerdeki mücadelenin devrimdeki rolü artmıştır.

1980 sonrasında, gerçekte kaygan bir zeminde duran küçük burjuvazinin devrimde müttefik olma özelliği, sınıfsal konumu gereği devam ederken, koşulların etkisiyle büyük oranda sisteme yedeklenmiştir. Ancak, mücadelenin gelişim düzeyine bağlı olarak tercihler hızla değişebilir. Program aşamasında, bu kesimlerin beklentileri ve hedefleri göz ardı edilmemelidir. Bilindiği gibi, 1960 sonrası yaşanan süreçte, ekonomik alanda kapitalist üretim ve tekelleşme hızla yaygınlaşırken; siyasal ve kültürel alanda sol düşünce daha büyük bir hızla yaygınlaştı. Burjuvazi, ekonomik alandaki üstünlüğünü, siyasal ve kültürel üst yapıda gösteremedi (“Toplumsal uyanış, ekonomik gelişmenin önüne geçti”). Sol düşünce, işçi sınıfının dışına taşarak, toplumun çok daha geniş kesimlerini -özellikle küçük burjuvaziyi- etkiledi. Aydınlar, öğrenciler, köylüler, memurlar arasında sol düşünce geniş bir destek buldu. Burjuvazi, sol düşünce karşısında, geleneksel tutucu kesimlerin ideolojik çizgisiyle örtüştü. Küçük burjuvazi ise, egemen sınıflardan çok sola yakın oldu.

Ancak, 1980 sonrasında süreç değişti. 12 Eylül’le beraber oluşan ve giderek süreklilik kazanan yenilgi iklimi, 89’da dünya ölçeğinde sosyalizm aleyhine yaşanan gelişmelerin de etkisiyle daha da boyutlandı. Fiziki dağılmaya (burjuva liberal düşüncenin medya aracılığıyla topluma enjekte edilmesinin de etkisiyle) düşünsel dağılma eşlik etti; sol düşünceden, genel olarak toplumda ama en çok da küçük burjuva kesimlerde bir kayma yaşandı. Günümüzde küçük burjuvazi, ideolojik olarak soldan çok sisteme yakın noktada görünüyor. Bu durum, sol hareketin kendi sorunlarını çözerek, siyasal arenada daha etkili biçimde yer almasıyla ve bir bütün olarak sisteme alternatif politikalar üretmesiyle aşılabilir

Ayrıca, sistemle önemli çelişmeleri bulunan; dinsel, etnik, kültürel vb. farklılıklara sahip tüm kesimler, devrimci hareketin müttefikleridir. Ancak, devrimci mücadelenin salt bu kesimlere dayandırılması doğru olmaz. Bir toplumda herhangi bir tarihsel kesitte, söz konusu kesimlerden/katmanlardan bir veya birkaçıyla olan çelişmeler ön plana çıkabilir. Bu çelişmeyi dikkate alan bir devrimci hareket, sürdürdüğü mücadelede salt bu kesimlere dayanarak belki başarı da sağlayabilir; ancak bu başarı uzun süreli olamaz. Devrimci saflarda ayrışmalar kaçınılmaz hale gelir. Bu nedenle, saydığımız kesimlerin talepleri, devrim stratejisinin kapsamı içinde değerlendirilmeli; ama mücadele de talepler de bundan ibaret görülmemeli, bütünün yerine konulmamalıdır.

Bunun yanında, Nikaragua’da olduğu gibi devrimin son evrelerinde ittifaka katılacak olan orta-büyük burjuva katmanları, devrim sonrası uygulamalarda kısa sürede ayrışacaklardır. Bu nedenle, bu kesimlerle yapılacak ittifaklar çok yönlü incelenmelidir.

Sol içi birlik sorunu ve ittifaklar sorunu birbirlerinden ayrı olgulardır. Ele alınış ve çözümleniş şekilleri de farklıdır. Sol içi birlik sorunu -sol’un aşılamamış problemleri sebebiyle- büyük oranda siyasal pratiğin gelişimine bağlıdır. Siyasal pratiğin gereklerini yerine getiren örgütsel yapılar birlik sorununu da çözer; ya da en azından sorunun çözümünü kolaylaştırır.

İttifaklar sorunu ise daha karmaşıktır. Her sınıf veya katman her şeyden önce kendi sınıfsal bilincine sahip olmalı, uzun ve kısa vadeli çıkarlarının nerede olduğunu fark edebilmeli, uzun vadeli çıkarlarını korumak için mücadele azminde olmalıdır. Bu bilinçteki sınıf ve katmanların siyasal temsilcileri ile ittifak sorunu, sürdürülecek siyasal mücadelenin gerekleri doğrultusunda ele alınır. İttifaklar gerçek işlevini ise siyasal mücadelenin içinde kazanır.” (Devrimci Hareket Sayı:2)

Cephesel birlikteliklerin oluşumunda, siyasal pratiğin dayattığı sorunlar öncelik taşır. Ortak düşmana karşı sürdürülen mücadelede karşılaşılan sorunlar cephe olgusunu dayatır. Bu yönüyle, cephe sorununun çözümü de pratik bir sorundur. Cephe, temelleri siyasal pratik içinde atılan, şekillenen ve giderek kurumlaşan bir yapıdır. Pratiğin sorunlarının ve gereklerinin dışındaki yapılanmalar, uzun süre varlığını koruyamaz. Örneğin 1982’de yurt dışında oluşturulan FKBDC bu türden bir yapıdır. Ancak, aynı yapılanma örneğin 1978-79 sürecinde yaşanabilseydi; hem daha kalıcı olabilir, hem de süreç bu biçimde gelişmeyebilirdi.

*   *   *

Sol içi birliğe ve ittifaklar meselesine yaklaşımımızın daha iyi anlaşılması, yoldaşlarımızın çeşitli uygulama alanlarında karşılaşabilecekleri özgün durumlara çözüm getirebilmesi ve ayrıntılarda doğabilecek tereddütlerin aşılması amacıyla çeşitli sorular hazırladık. Yazımızın bu bölümünde yer alacak olan soru ve cevapların, kavrayıştaki problemleri en aza indireceğine inanıyoruz.

SORU: Devrimci Hareket’in birinci sayısında, ittifakların çerçevesi “Türkiye devrimcileri açısından, devrimci mücadelenin bu evresinde sistem ile ekonomik-demokratik, siyasal, kültürel herhangi bir alanda çatışma -ya da çelişme- içinde bulunan tüm sınıf ve katmanlar doğal müttefiklerdir.” biçiminde ifade edilmişti. İttifakların bu denli geniş tutulmasının nedeni nedir; müttefikliği belirleyen ölçütler nelerdir?

CEVAP: Devrimci hareketlerin ittifaklar politikasını belirleyen; toplumun iktisadi gelişim düzeyi, egemen sınıfların bileşimi ve emperyalizm ile girilen ilişkilerin niteliğidir. Bu faktörler, aynı zamanda, hedeflenecek devrimin de niteliğini belirler. Egemen ittifakın oligarşik yapısı, bu ittifak dışında kalan çok geniş kesimlerin egmenlerle çeşitli boyutlarda çelişmeler yaşamasını beraberinde getirir. Özellikle ülkemizde olduğu gibi güçlü bir orta burjuvazinin bulunduğu toplumlarda, oligarşi ile çok yaygın çatışmalar yaşanır. (Bir dönem belirli aralıklarla yaşanan askeri müdahaleler ve günümüzde darbe koşullarını kalıcılaştıran düzenlemeler bunun göstergelerinden biridir.)

İttifakların geniş tutulması gerektiği, Marksist klasiklerde yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde açıklığa kavuşturulmuş ve çeşitli devrimlerde, öğretici pratiklerle ortaya konmuştur. Bir örnek olarak, Lenin’in köylülüğe dair yaklaşımını anımsayalım.

Yerli yersiz mızmızlık etmek, her şeye karşı çıkmak illetinin kurbanı olmak istemeyen her kimse, Lenin’in yoksul köylülüğe dayanmayı, orta köylüyle anlaşmayı ve kulaklara karşı mücadeleyi öğreten sloganının anlamının derinliğine inmek isteyen her kişi, orta köylü ile anlaşma politikasının, onunla sağlam ittifak politikası demek olduğunu anlamaktan geri kalamaz.” (J.Stalin, Leninizmin Sorunları, s:253)

Amacı devrim yapmak olan bir hareket, en geniş ittifakları arar. Emperyalist-kapitalist sistem ve oligarşi ile önemli çelişme/çatışma içinde bulunan tüm sınıf ve katmanlarla ittifakın hedeflenmesi son derece doğaldır. Bu, bir strateji sorunudur; ancak, ittifakın “hedeflenmesi” ile “gerçekleşmesi” aynı şeyler değildir. Çok gerekli olduğu halde, birçok ittifak gerçekleşmeyebilir. Bu alanda kaygan ve hareketli bir zemin söz konusudur; sınıflar mücadelesinin seyrine bağlı olarak, bir araya gelişler de ayrışmalar da yaşanır.

Emperyalist-kapitalist sistem ve oligarşi ile önemli çelişme içinde olan sınıf ve katmanlardan; anti-emperyalist, anti-oligarşik demokratik halk devrimi hedefiyle talepleri çakışan kesimlerle ittifak öncelikle hedeflenir. İttifak sağlanamayan sınıfların ise, tarafsızlaştırılmasına çalışılır. Ancak, tekrarlamakta yarar var; ittifaklar, farklı sınıf ve katmanların ve onların siyasal temsilcileri olan siyasal yapılanmaların arasındaki bir sorundur. Farklı sınıf ve katmanlar arasındaki birliktelikler, ittifak olarak tanımlanır. Aynı sınıfın temsilcisi sol yapılanmalar arasında yaşanan birliktelikleri ittifak olarak tanımlamak doğru olmaz.

SORU: Bir devrimci hareket, hangi taleplerin “demokratik”, hangi kesimlerin de “müttefik” olduğunu neye göre saptar; bu konudaki kıstaslarımız nelerdir?

CEVAP: Bir toplumda egemen sınıflar tarafından kendilerini ifade etmeleri engellenen kesimlerin, “kendilerini ifade etme talebi” demokratik bir taleptir. Ve bu taleplerin önemli bir kısmı, verili koşullarda köklü değişiklikler olmadan da gerçekleştirilebilir. Ancak devrimciler, devrim cephesini genişletebilmek için bu talepleri, temel nitelikleriyle çelişmemek kaydıyla, demokratik devrim hedefine bağlı olarak ele alır; bu doğrultuda mücadele ederler.

Demokratik devrimin, toprak sorununu çözecek bir köylü devrimi olmaktan çıkmasıyla birlikte, demokratik yanı daha fazla öne çıkmıştır. Bu nedenle, bir bütün olarak sistemin dayatmalarıyla çelişme içinde bulunan tüm kesimlerin, demokratik talepleri/beklentileri devrimciler için önemli bir çalışma alanıdır. Ancak, tüm bu kesimleri, devrimciler için temel çalışma alanı olarak görmek doğru değildir. Temel çalışma alanını sistem ile emek-sermaye çelişmesi ekseninde çatışma içinde olan sınıf ve katmanlar oluşturur. Bu konuda işçi sınıfı, köylülük, küçük ve orta burjuvazi önceliklidir. Ve devrimde belirleyici öneme sahiptirler.

SORU: Bir devrimci hareketin, müttefiklerini bu denli geniş tutması; söz konusu çevrelerin etkisine girmesine ve bağımsız bir siyasal varlık olma özelliğini yitirmesine sebep olmaz mı?

CEVAP: Devrimci hareketlerin, farklı demokratik talepleri olan kesimlerle ittifak oluşturması başka bir şey; kendi ideolojik yapılanmasına bu kesimlerin ideolojik motiflerini taşımasıysa daha başka bir şeydir. Örneğin, varolma koşulları hızla ortadan kaldırılan Süryanilerin bu coğrafyada özgürce yaşamak istemesi hakkı, demokratik bir haktır ve desteklenmelidir. Ama bu, onların özgün düşüncelerinin devrimci saflara taşınması anlamına gelmez. Aynı şey dini, mezhepsel, cinsel vb. oluşumlar için de geçerlidir. Bu kesimlerin sistem tarafından baskılanmasına, tasfiye edilmesine vb. karşı çıkmak için, onlarla aynı yaşamsal veya düşünsel zeminde duruyor olmak gerekmiyor.

Bunun dışında, devrimciler, sistemin egemen yapılanışı ile önemli bir çelişme içinde olmayan kesimlere özgü motifleri, örgütlenme malzemesi yapmazlar. Bilinir ki, egemen ideolojiye yakınlaşarak kitle tabanı genişletilemez. Örneğin, egemen dini motiflerin devrimci saflara taşınması, o ideolojinin güçlenmesinden başka bir sonuç yaratmaz.

Alevilik olgusu ise, hassasiyetle ele alınması gereken özgün bir konudur. İslamiyet’in, sistem tarafından en gerici yorumunun, tüm topluma dayatılması karşısında; Alevilerde ve çeşitli inanç kesimlerinde oldukça güçlü demokratik bir tepkinin oluştuğu gözleniyor. Bu kapsamda, “İnanç özgürlüğü” ekseninde gündeme gelen talepler meşrudur; gericilik olarak yorumlanamaz. Ancak, sistem karşısında “Alevilik temelinde” bir muhalefet odağı oluşturup diğer demokratik taleplerle ayrışarak hareket etmek,  gerek demokratik bilinç gerekse mücadelede sonuç alıcılık açısından doğru olmaz.

SORU: İttifakları bu denli geniş tutarak, devrimi geciktirmiş ve işi yokuşa sürmüş olmuyor muyuz?

CEVAP:Kendi sabırsızlığını teorik iddia olarak ileri sürmek ne çocukça bir saflık!” diyor, Friedrich Engels. Mücadelede sabırsızlık ve kolaycılık çeşitli biçimlerde kendini gösterir. Bunların en çarpıcı biçimlerinden biri de, ihtiyaç haline gelebilecek ittifakları ve uzlaşma durumunu reddetme kolaycılığıdır. Lenin, bu türden bir durum için “(…) reddetmekle yetinerek ‘devrimci duygusunu’ ifade etmek kolaydır. Ama çok kolay olduğu içindir ki, bu davranış, çetin olan, çok çetin olan bir sorunu çözüme bağlayamaz,”ifadesini kullanıyor.

Eğer, “Kendini korumak ve düşmanı yok etmek ilkesi, bütün askeri ilkelerin temelidir” (Mao) diyorsak, bu işin şakaya gelmediğini bilmek ve devrim amaçlı bir ciddiyetle hareket etmek durumundayız. Çünkü “Devrim, bir ziyafet vermek, bir makale yazmak, bir resim çizmek veya bir nakış işlemek değildir.(…) Devrim, bir ayaklanmadır, bir sınıfın başka bir sınıfı devirdiği bir şiddet hareketidir.” (Mao) Ve gerçekte, ittifakları reddederek, kendini devrime muktedir tek güç olarak görmek, işi yokuşa sürmektir. Tek başına devrim yapmanın olanaksızlığına rağmen, böyle bir yöntemde ısrar, devrimi bir bilinmeyene havale etmek anlamına gelir.

SORU: Bugün solda geniş bir yelpaze içerisinde varlık gösteren ve çeşitli örgütlülük düzeylerine (parti, örgüt, çevre) sahip olan yapıları “dost” olarak görmek ve onları, öngördüğümüz birliktelikler için potansiyel bileşen olarak kabul etmek, bir “normsuzluk” olmuyor mu? Böyle bir duruş, “dost” kavramında bir belirsizliğe düşmek ve sahip olunan zaaflara prim vermek anlamına gelmiyor mu?

CEVAP: Egemen sınıflarla doğrudan işbirliği içinde olmayan tüm sol yapılanmalar, birbirlerine “müttefiklerinden” çok daha yakındır; neredeyse tümü “proletaryanın öz örgütü” olma savı ile hareket eder. Devrimci/sol yapılar, kendi aralarındaki tüm sorunlara rağmen, egemen sınıflar karşısında birbirlerine oldukça yakın durmayı gerektiren niteliklere sahiptir. Bu gerçekliği gölgeleyen ve mesafelerin olduğundan büyük görünmesine sebep olan asıl olgu öznelliktir. İdeolojik politik hatlarına bakıldığında çok daha yakın olabilecek yapıların birbirine kapanması zor mesafelerde durması ve çatışma noktasına gelmesi, mücadelenin ihtiyaçlarıyla açıklanacak olgular değildir.

 Devrimcilik, boş zamanlarda ilgilenilen bir “hobi” değil, çok ciddi bir iş olarak algılanmalı; devrimi olanaklı kılabilecek tüm adımlar en kararlı biçimde atılmalıdır. “Tarihin izlediği yol Nevski’nin kaldırımı değildir (Petersburg’un boydan boya düzgün ana caddesinin dosdoğru geniş ve düz bir kaldırımı); kimi zaman tozlu, kimi zaman çamurlu, bazen bataklıklar arasında, bazen sık ormanlıklar geçerek hep yolların dışında ilerler. Tozlanmaktan ve ayakkabılarının kirlenmesinden korkanlar toplumsal eylemlere katılmamalıdırlar.” (N.Çernişevski, Bkz. “Sol” Komünizm s:127)

Dünyanın en iyi militarize olmuş devletlerinden biri karşısında devrim gibi bir amaç taşınıyorsa, bunun gerekleri yapılmalıdır. Askeri stratejide en temel ilkelerden biri; dost cepheyi genişletmek, düşman cepheyi daraltmaktır. Siyasal programları, hedefleri çok farklı sınıf ve katmanları demokratik devrim hedefine kanalize etmeyi amaçlayan bir siyasal hareket, öncelikle soldaki çeşitliliğe katlanmak zorundadır. Aralarındaki bir dizi farklılığa rağmen; önce devrimci eylemin birliğini, giderek sol hareketin birliğini sağlama hedefi temel bir görevdir.

“Onlarca örgütlenmenin, on binlerce insanla beraber; dünya ölçeğinde bir zemine de uzanarak oluşturduğu normların, kavga ve yaşam kültürünün bir anda mükemmeli tarif eder duruma gelmesi beklenmemelidir. Hele ki farklılıklarımızın devrim sonrasına dek sarkacağını bilen ve dostluklarını bu bilinç ve olgunluk içerisinde geliştirmeye çalışan bizlerin, bu konuda daha hassas olması gerekiyor. Kuracağımız dostluklar, muhataplarımızı asimile ederek (haklarını yok edip bize benzemeleri koşulunu dayatarak) olacaksa, bilinmelidir ki böyle bir girişim, dostluğun ruhuna aykırı düşecek ve büyük olasılıkla lafta kalacaktır.” (Devrimci Hareket, Sayı:8, Bahadır Deniz)

“Dost” olarak kabul edilmek, devrimci saflarda görülmek; sol içi tartışmaların bittiği, bitmesi gerektiği anlamına gelmez. Ancak, sol içi mücadelenin platformu, ideolojiktir. Ve bu alandaki mücadele sürekli var olacaktır. Cephesel örgütlenmelerde bağlayıcı olan; cephenin programı, ilkeleri ve hedefleridir. Bunun dışında -bununla çatışmamak kaydıyla- tüm yapılanmalar iç işleyişinde, çalışmalarında bağımsızdır. Bu durumda da sol içi ideolojik mücadele devam eder; bu mücadele,  ortak doğruyu ortaya çıkarabilmenin tek biçimidir.   

Aynı cephe içinde yer almak, farklı siyasal yapılanmaların olumsuzluklarına liberal davranılacağı, davranılması gerektiği anlamına gelmez. Bu olumsuzluklar açığa çıkarılarak, halka ve devrimci harekete vereceği zararlar önlenmelidir. Herhangi bir siyasal yapılanmadaki “olumsuzluklar”, o siyasal hareket tek başına kaldığında da zararlı olmaya devam edecektir. Bu nedenle bazı zaaflar, hatalar öne sürülerek, cephesel örgütlenmelerden kaçınılmamalıdır; tersine, cephesel örgütlenmeler, hataları tartışarak aşmanın araçlarından biridir.

Ülkede oldukça geri düzeyde seyreden devrimci mücadele, sağlıklı cephesel örgütlenmelerin oluşumunu da engelliyor. Veya toplumsal olaylara “benzer pencerelerden” bakan yapılanmaların oluşturduğu cepheler, sahip olunan hata ve eksiklerin giderilmesine yetmiyor. Taşınan sorunlu nitelikler, o ortam içinde de yaşama şansı buluyor. Sorunun çözümü, sınıflar mücadelesinin boyutlarını yükseltmek; bunun araçlarını, olanaklarını yaratmak olmalıdır. Ancak sağlıklı bir devrimci mücadelenin gelişimi ile sorunlar aşılabilir.

SORU: Peki, dostu düşmandan, ilerici olanı gerici olandan, halk saflarında olanı halka karşı olandan ayırmak gerekmiyor mu?

CEVAP: Öncelikle belirtmeliyiz ki, eğer böyle bir soru, sol içi yapılara yönelik olarak soruluyorsa; başlı başına bir yanlışlığı içermektedir. Genellikle, toplumdaki çeşitli sınıf ve katmanlar arasındaki ilişkinin/mesafenin tanımlanması bağlamında kullanılan bu sıfatları, devrimci örgütlenmeler arasındaki ilişkilere taşımak ve o alanda “gerici”, “düşman” vs. aramak; kavrayışta çok ciddi bir problemin varlığına işaret eder. Bu anlamda; ittifaklar meselesi ile sol içi birlikteliği, sınıflar arası ilişki ile devrimciler arası ilişkiyi birbirine karıştırmadan inceleyebilmek, yorumda bulunmak gerekiyor.

“Halk” ve “düşman” kavramlarının daha iyi anlaşılmasını sağlamak açısından, Mao’nun Çin’e dair yaptığı tanımlamaları anımsatmakta yarar görüyoruz.

Biz, iki çeşit toplumsal çelişkiyle karşılaşırız: Bizimle düşmanlarımız arasındaki çelişkiler ve halk arasındaki çelişkiler. Bu iki tip çelişki, doğasında birbirlerinden tamamen farklıdır.

Çelişkinin bu farklı iki tipini, doğru olarak anlamak için, önce ‘halk’ sözünden, sonra da ‘düşman’ sözünden ne anlaşılması gerektiğini açıklığa kavuşturmalıyız. ‘Halk’ kavramı, çeşitli ülkelerde ve aynı ülkenin farklı tarihsel dönemlerinde değişir. Örneğin ülkemizi alalım. Japon saldırısına karşı koyan bütün sınıflar, katlar, toplumsal zümreler halk kategorisine giriyordu. Buna karşılık Japon emperyalistler, Çinli vatan hainleri ve Japon yandaşları, halkın düşmanı kategorisindeydi. Kurtuluş savaşı sırasında Amerikalı emperyalistler ile bunların uşakları (bürokrat kapitalistler ile toprak ağaları ve bu iki sınıfı temsil eden Kuomintang gericileri) halkın düşmanı; düşmanlara karşı koyan öteki sınıflar, katlar ve toplumsal zümreler ise halk kategorisine giriyorlardı. Bugünkü sosyalizmi kurma aşamasında, sosyalist kuruluş davasını benimseyen, destekleyen ve onun için çalışan bütün sınıflar, katlar ve toplumsal zümreler, halk kategorisine girerler; sosyalist devrime karşı koyan, sosyalist kuruluşa düşman olan ve onu yıkmaya çalışan toplumsal güçler ise halkın düşmanıdırlar.” (TEORİ VE PRATİK, Mao, s:75-76)

Düşmanlarımız kimlerdir? Dostlarımız kimlerdir? Bu, devrim için en önemli sorulardan biridir. Çin’deki geçmiş bütün devrim hareketlerinin pek az başarılı olmalarının temel nedeni, gerçek düşmanlarına saldırmak için gerçek dostlarıyla birleşmekteki beceriksizlikleridir. Devrimci bir parti, kitlelerin kılavuzudur ve devrimci parti, yığınları saptırırsa, hiçbir devrim zafere ulaşamaz, gerçek düşmanlarımıza saldırmak için gerçek dostlarımızla birleşmeye dikkat etmeliyiz. Gerçek dostları gerçek düşmanlardan ayırdetmek için Çin toplumundaki çeşitli sınıfların ekonomik durumlarının ve bunların devrime karşı tutumlarının genel bir tahlilini yapmamız gerekir.” (age, s:127-128, abç)

Devrimimizin kılavuz gücü, sanayi proletaryasıdır. En yakın dostlarımız, tüm yarı-proletarya ile küçük-burjuvazidir. Sallantıdaki orta burjuvazinin sağ kanadı düşmanımız sol kanadı dostumuz olabilir, ama bunlara karşı her zaman dikkatli olmalı saflarımızda karışıklık çıkarmalarına izin vermemeliyiz.(age.s:137)

Toparlarsak; halk kavramının kapsamı, her toplum için farklılıklar taşır. Genellikle, egemen sınıf ittifakı dışında kalan tüm sınıf ve katmanlar, halk kapsamında sayılır. İşçi sınıfı, köylülük, orta ve küçük burjuvazi halk saflarındaki sınıf ve katmanlar olarak tanımlanabilir. Bu sınıf ve katmanların siyasal temsilcileri ile ittifak aranması mümkündür. Ancak, bu kesimlerin temsilciliğini yapan her örgütlenme, müttefikimiz değildir. Asgari programları, demokratik halk devrimi hedefleriyle çelişmeyen siyasal yapılanmalar müttefik sayılabilir.

“İlericilik”, “gericilik” kavramları ve bu kavramlara verilen anlamlar ise, kullanan kişinin sübjektif kavrayışına bağlı olduğu için, bu çerçevedeki tartışmaları anlamsızlaştırıyor. Ancak, çok genel olarak diyalektik materyalizmde toplumsal gelişmelerin izlemiş olduğu, insan iradesinden ve bilincinden bağımsız gelişen bir seyir vardır. Maddi alt yapıdaki değişimlere bağlı olarak, sosyal ve kültürel üst yapı da süreç içinde bir değişime uğrar. Genel olarak, herhangi bir tarihsel kesitte, mevcut iktisadi yaşam biçiminden daha önceki biçimlere özgü sosyal, siyasal, kültürel değerleri korumak veya korumaya çalışmak “gericilik” olarak tanımlanır. Ancak bu tanımlama, toplumdaki çok daha farklı sınıf ve katmanlar, siyasal yapılanmalar için kullanılır. Sol içi tartışmalarda bu kavram hiçbir şekilde nitelik belirleyici değildir.

Solda yer alan ve yöresel nitelik taşıyan bazı hareketeler, kaynaklandıkları toplumsal yapının bir özelliği olarak; bazı feodal değerlere, diğer siyasal yapılanmalara göre daha fazla bağlı olabiliyor. Ancak, bu sınırlı öğelere bakılarak, sol içi tartışmaları ilericilik-gericilik boyutuna indirgemek son derece yanlış olur.

SORU: Devrimci yapılanmaların sahip olduğu zaafları, bilerek ve görerek onlarla cephesel ortaklıklar geliştirmek; zaaflarına prim vermek anlamına gelmiyor mu? Böyle bir birlik, söz konusu zaafların bizlere de “bulaşmasına” sebep olmaz mı?

CEVAP: Cephesel örgütlenmelerde önemli olan, cephenin programı ve hedefleridir. Bu çerçevenin, kendisini ifade ettiğini düşünen siyasal yapılanmalar cephe içinde yer alır ve ortak programlar doğrultusunda mücadeleyi sürdürür. Ancak, hiçbir siyasal hareket çalışmalarını, cephenin çalışmaları ile sınırlamaz. Cephenin genel ilkeleri ile çelişmemek kaydıyla kendi bağımsız çalışmasını sürdürür.

Salt “zaaflara prim vermemek için” bu tür örgütlenmelerde yer almamak, kendine olan güvensizliğin bir ifadesidir; kendine olan güvensizliği mükemmeliyetçi bir görünüm ile kapatma anlayışının ürünüdür; kabul edilemez. İkinci soruya verdiğimiz cevapta da belirttiğimiz gibi, bu türden tavırlar, varolan zaaflara kendi başına büyüme imkanı tanımak anlamına gelir. Bizim, yakın geçmişte gerçekleşen merkezi birliklerde yer almayıp, lokal düzeydeki eylem birliklerini tercih etme biçimindeki tavrımızın içsel ve dışsal çeşitli nedenleri var ise de; bilinmelidir ki bunun, “zaafların bizlere bulaşabilme olasılığı” biçimindeki kaygıyla hiçbir ilgisi yoktur. Hatta devrimci örgütlerle sağlanacak ortaklaşmalara dair bu türden kaygılar beslemek, başlı başına bir sağlıksızlık sebebidir. “Birlik-eleştiri-birlik” yöntemini benimseyen devrimciler, bilirler ki; birlik eleştiriye, eleştiri de birliğe engel değildir.

SORU:Örgütlerin; adalet, demokrasi, hukuk vb. konularda taşıdığı farklılıkların, oluşan birliklere rağmen, sosyalizm ve yeni insan hedefini zaafa uğratmaması mümkün müdür?

CEVAP: İnsan bilincindeki değişim ve gelişim, demokratik halk devriminin zorluğu ve uzunluğuna kıyasla değerlendirildiğinde, alabildiğine hızlı olduğu görülür. Günlük yaşam kesitlerinin yansıttığı yanıltıcı sonuçların dışına çıkabilen ve sürece dair bütünlüklü bir perspektife sahip olan yapılanmaların, bugüne dek bu konuda daha iyimser bir yaklaşım sergilediği bilinmektedir. Sosyalizm ve yeni insana dair normların “gökten zembille” inmesi beklenmeyecekse, söz konusu birlikler de bu türden değerler için bir mayalanma alanı olarak kabul edilmelidir.

Gerçekte, pek çok siyasal yapılanmanın adalet, demokrasi, hukuk vb. konularda taşıdığı zaaflar, uzun süreli ve sağlıklı tartışma ortamında aşılmaz değildir. Ancak, bu doğrultuda bilinçli bir mücadele sürdürülmezse, bugünün yanlışlarının yarına taşınması önlenemez.

SORU: Bugünkü konjonktürde, çeşitli gerekçelerle, hemen tüm örgütlere dair “bir araya gelinemez” kanaatini taşımak ve onlarla mesafeyi büyütmek; ne türden sakıncalar taşır?

CEVAP: Sol’da birliğin oluşturulabilmesi, her dönem için önemli ve aşılması çok güç bir sorundur. Bu doğrultuda çok bilinçli ve ısrarlı çabaların sürdürülmesi gerekir. Yapılanmalar arasındaki oldukça önemli farklılıkları, birliğin önüne koymak, sol harekete yapılacak en büyük kötülüklerden biridir. Sol hareketin taşıdığı çok büyük potansiyele rağmen toplumsal yaşamdaki etkisizliği, politik kısırlığın yanında, büyük oranda parçalanmışlığının ürünüdür. Bu görünümü aşmak için mücadele etmemek, solun işlevsizliğini sürekli kılmaktan başka bir işe yaramaz. Bilinmelidir ki sol hareketin birliği için pek çok model düşünülebilir, tartışılabilir; bu doğal karşılanmalıdır. Tek bir modelin dayatılması, çeşitli nedenlerle sakıncalıdır.

SORU: Olası birlikler için “potansiyel bileşen” olma özelliği taşıyan ve birbirini dost olarak gören siyasal yapılanmalar, eleştiri yaparken, aralarındaki bağı tahrip etmemek için nelere dikkat etmelidir?

CEVAP: Mevcut siyasal yapılanmalara yönelik siyasal eleştiriler ve tanımlamalar (oportünist, revizyonist, reformist vb.) sol hareketin eyleminin birliği için yapılacak mücadeleye engel değildir. Ancak, eleştirilerin bilimsel bir eleştiri çerçevesi içinde kalması, karalama kampanyası niteliğine bürünmemesi, sol içi çatışmaları körükleyici/tırmandırıcı nitelikte olmaması gerekir.

Ülkemizde, ideolojik mücadele adına yapılan eleştiriler, bazen dili “silah”, ifadeleri de “mermi” haline getirebiliyor. Ve biliyoruz ki bu türden eleştiriler, çoğu kez, aradaki mesafeyi büyütmekten başka hiçbir işlev görmüyor.

Bu konuda, her duruma uygun genel bir biçim saptamak güçtür. Gözetilmesi gereken olgular, kullanılacak ölçülerdeki hassasiyetler, değişkenliğe uğramaya çok elverişlidir. Muhatap alınan çevrenin kendi duyarlıklarından, genelde sürecin taşıdığı özgünlüklere kadar pek çok öğe, alınması gereken tavrın biçimi üzerinde etkide bulunur.

Devrimciler, “bağcıyı dövme” veya “eleştiri olsun diye eleştiri” amacı gütmeyeceği için; asıl olarak önlerine, aşılması gereken olguyu koyarlar. Ve bunun için psikolojik öğeler dahil olmak üzere pek çok olguyu yöntemlerinin aracı yapabilirler. Problemin kendisini doğrudan ifade etmekten, doğrusunu yapıp örnek olmaya dek çeşitli biçimler, amaca hizmet etmek üzere kullanılabilir.

SORU: Bilindiği gibi, ittifaklar içerisinde “orta sınıflar”meselesi çokça tartışılan bir konudur. Orta sınıflar, ne türden bir niteliğe sahiptir ki, bu denli tartışmalara konu edilebilmektedir?

CEVAP: İttifaklar meselesi içerisinde, orta sınıfların durumunun çoğu kez tartışma konusu olduğu bir gerçektir. Bu kesimlerin, mevcut sınıflar kombinezonu içerisinde sahip olduğu konumdan, devrimin içinde bulunduğu aşamaya kadar pek çok faktörün etkisinde kalabilen kaypak bir nitelik taşıması, bu tartışmalı durumu daha da boyutlandırabiliyor.

Ara sınıflar hızla çözülmeye mahkumdur: Bunların bir kesimi sola dönerek devrime, öteki kesimi, sağa dönerek karşı-devrime katılacaktır. Bunların ‘bağımsız’ kalmaları olanaklı değildir.” (Mao,TEORİ VE PRATİK, s:111)

Bu saptamasına ek olarak Mao, orta burjuvazi için şu önemli değerlendirmeleri yapar: “Çin devrimine karşı kararsız bir tutum içindedir: Yabancı sermayenin darbeleri ile savaş ağalarının baskısı altında canı yanınca devrim gereğini duyar ve emperyalizme karşı, devrimci bir hareketten yana çıkar; ama içeride proletaryanın militan eylemi, dışarıda uluslararası proletaryanın etkin desteği ile devrimin, kendi sınıfının büyük burjuvazi durumuna ulaşma umudunu tehdit ettiğini hissedince devrime karşı kuşkulu bir tavır takınır.” (age,s:110)

Orta sınıfın kaygan zemin üzerinde duruşuna dair “Tai Çi-tao’nun ‘çömezlerinden’ biri, Pekin’de Çen Pao gazetesinde diyor ki: ‘Sol yumruğunuzu emperyalistleri ezmek için, sağ yumruğunuzu da komünistleri yere sermek için kaldırınız.’ Bu sözler, bu sınıfın içinde bulunduğu ikilemi ve kuşkuyu gösteriyor.” (age, s:111)

Marks da Paris Komünü’nün orta sınıfın büyük bölümü (dükkancılar, satıcılar, tüccarlar) tarafından desteklendiğinden söz eder. Komün, orta sınıfın borç ve alacak meselesini uygun bir biçimde çözmüştür. (Paris Komünü’nün, bütün alacakların ödenmesini üç yıl ertelenmesi ve bu alacaklardan doğan faizlerin kaldırılması üzerindeki 17 Nisan 1871 Kararnamesi) Oysaki aynı sınıf, Haziran 1848’de işçi ayaklanmasının ezilmesinde rol aldığı zaman, Kurucu Meclis tarafından bu tür bir gözetilme söz konusu olmamış, çözücü ara biçimlerin geliştirilmesine izin verilmemişti. Elbette işçi sınıfının yanında yer almayı tercih ederken tek kıstası bu değildir. Marks bu durumu, Komün ile imparatorluk arasında bir tercih yapma zorunluluğuna bağlıyor. Zaten ara sınıflar, “ara” dönemlerde değil; tercih yapmaya zorlandıkları çatışmalı dönemlerde net tutum almaktadır.

SORU: Sol içi ilişkilerde yapılanmaların, birbirine çeşitli sıfatları yakışık görürken belirli bir ölçek dahilinde hareket etmediği ve isimlendirmelerde yapaylığın ağır bastığı görülüyor. “Komünistlik” sıfatını herkesin sadece kendine yakışık gördüğü böyle bir kesit içerisinde, isimlendirmeye dair sahip olunması gereken normlar için kısaca neler söylenebilir?

CEVAP: Bugünkü koşullarda, isimlendirmeler konusunda fazla seçmeci olmanın pek bir anlamı yok. Marksist literatürdeki komünist kavramını benimseyen ve gereğini yerine getiren herkes komünist olabilir. Kendini komünist olarak ilan etmek de kimsenin tekelinde değil; dileyenler kendilerini demokrat, devrimci, yurtsever ya da komünist olarak tanımlayabilir.

Ancak, kişilerin kendilerine uygun gördükleri sıfatları gerçekten hak edip etmediklerinin ölçüsü, siyasal pratiktir. İçinde yaşanılan dönemin dayattığı siyasal görev ve sorumluluklar karşısında takınılan tutum, bu konudaki temel ölçeği oluşturur. Yazdıkları-çizdikleri ve savundukları ile çok radikal görünen ve kendilerine “komünist” tanımlamasını uygun gören bir siyasal yapılanma, temel siyasi görevler karşısında -şu ya da bu nedenle- gereken tavrı almıyorsa, “oportünist” tanımını hak ediyordur. Aynı şekilde, siyasal tavır alıştaki yanlışlıklar, ideolojik-politik çizgideki bütünlüklü, sistemli yanlışlardan kaynaklanıyorsa “revizyonist” tanımlaması da doğaldır.

Kısacası, yapılanmaların siyasal yelpazedeki yerlerini belirleyen, siyasal pratik karşısındaki tavır alışlarıdır.

Yaptığımız bu çalışmanın, çeşitli yapıların duruş koordinatlarını görebilmek ve sahip olunan yakınlık ve uzaklık mesafelerinin anlamını doğru kavrayabilmek açısından önemli olduğunu düşünüyoruz. Yazının bütünlüğü içerisinde oluşturduğumuz normlar, okurlarımızın keyfi olarak belirlenmiş sıfatları açığa çıkarmalarında da kolaylık sağlayacaktır.