devrimciler

Körün fili tarifi gibi herkes tuttuğu yerden veya görmek istediği biçimde bir Haziran tarifi yapıyor. Özellikle karşıtlık atfederek katı eleştirel bir tutum içinde olanları, Haziran’ın ne olduğundan çok nasıl eleştirileceği ilgilendiriyor dersek, abartılı bir değerlendirme yapmış olmayız.

Haziran, bir yanıyla, sol yapıların önemli bir kısmının, kendi duruşu dışında kalanlara karşı nasıl hoyrat bir dil ve tutum geliştirdiğini açığa çıkarmış oldu. Açığa çıkardığı bir diğer olgu da siyasal yapıların, kendi örgütlenmeleri dışında, halkın örgütlülüğünü ifade eden oluşumlar konusuna ne denli uzak/yabancı olduğudur. Bu da Türkiye solunun yalnızca itiraza, reddetmeye kafa yorduğu, alternatif bir dünya/yaşam alanını ise ya hafife aldığı ya da boş bıraktığı anlamına geliyor.

Haziran Hareketi’nin seçim konusunda aldığı karar karşısında kopartılan fırtınalar, bir yanıyla bildik küçük burjuva karakterin “ya hep ya hiç”e denk dışavurumu olarak görülebileceği gibi Haziran’ın ne olduğunun hemen hiç anlaşılmadığının işareti olarak da okunabilir.

Haziran Hareketi, bırakalım mevcut kararı, kendi içinde ortak bir karar da çıkarmayabilirdi. Gerçekte bu, Haziran’ın yapısına, işleyiş ilkelerine ters bir durum değildir. Ne var ki mevcut tablo, böyle bir olasılıkta Haziran’ın hiçleştirmeye, itibarsızlaştırmaya varan değerlendirmelerle muhatap edilebileceğini gösteriyor.

Yaşananlar bir yanıyla da Türkiye solunun gerçekliğini ortaya koyuyor. İttifakların çeşitliliğinden ve buna uygun bir demokratik programın gerekliliğinden söz edilse de, bu ortak kabule rağmen kendi hakları dışında hak bilmeyen, kendi duruşlarından başka duruşa tahammülü olmayan, tekçiliğe varan bir dayatma söz konusu.

Daha da önemlisi bu tartışma basitçe bir oy veya temsil tartışması değil, kendimizi nerede ifade edip örgütleyeceğimizin tartışmasıdır. Diğer bir ifadeyle TBMM mi Haziran Halk Meclisi mi; verilenle veya azla yetinme mi “imkansızı” istemek mi; günü kurtarma mı geleceği bugünden kazanmanın ufku mu tartışmasıdır.

Bağımsız siyaset tercihi yedeklenme kırbacıyla dövülüyor

Öznelliğin kapsama alanı öylesine büyümüş durumda ki, sandık dışı alternatif göstermek, siyasetsizlik olarak görülebiliyor. Hatta “Seçimle de devrim yapılabilir” denilerek açıkça savunulabiliyor. Sola dair bilinen, yüzyılların sınıf mücadelesi pratiğinden süzülüp ortak değer haline gelmiş normlar yok sayılıyor; bu normların gereğini yerine getirenler siyasetsizlikle suçlanıyor; deyim yerindeyse, bağımsız siyaset tercihi yedeklenme kırbacıyla dövülüyor, ehlileştirilmek isteniyor.

Marksizmle, yani sınıfsal duruşla taban tabana zıt pratikler üreten, buna uygun ittifakları tercih eden; halklar arasındaki ilişkide “Eşme normu”nu öne çıkaran bir yönelimin karşısında her şeye rağmen dostluğu, ortak iş yapabilmeyi gözeten, uygun bir söylemle kendi zemininden HDP’ye verilebilecek oyların önünü kesmeyen bir yapı; alternatif duruşta, stratejik ufukta ve bunun gereklerinde ısrar ettiği için çok sert bir üslupla eleştirilebiliyor.

Kısacası; seçimi, hiçbir şeyle ikame edilemeyecek temel önemde bir olgu ve hatta tek siyaset tarzı olarak öne çıkaranlar, kendinden emin bir dil ve cüretkar bir üslupla sandık dışı alternatifleri mahkum etmeye kalkışıyorsa, tek başına bu bile, bir şeylerin nasıl ters döndüğünün, baş aşağı durduğunun göstergesidir.

Mesele, genelde sistem özelde faşizm tahliliyle doğrudan ilintilidir

İster “Sol Komünizm”in ne olduğuna dair hafıza tazelemesi yapalım, isterse Lenin’den veya Duma pratiklerinden örnekler verelim, yöntemsel tutarlılık bizi bir devrim anlayışı, örgüt anlayışı ve çalışma tarzına götürür. Bu konudaki üretimi, tarihsel devamlılık içinde ya yeniden üreterek günceller, ya da öznel ihtiyaçlar bağlamında eğip bükerek reddederiz. Bugün soldaki büyük resmin bize anlattığı budur.

AKP’nin geriletilmesi ve faşizmin yenilmesi için öncelikle AKP’nin nasıl bir parti olduğu, faşizmin ülkemiz özgülündeki niteliği doğru okunmalı; kime, neye karşı ve nasıl mücadele edileceği bu bilgi ve kavrayış eşliğinde saptanmalıdır. Yoksa duruşumuzu ve mücadele ufkumuzu, ya duygusal ve psikolojik refleksler ya da “hiç olmasa bunu yapalım” mealinde ehvenişer belirler.

Sık sık belirtme ihtiyacı duyduğumuz gibi AKP, emperyalizmin özel yetkili partisidir; döneme uygun bir yürütme gücüdür, “dinci”liği de bu kapsamda bir niteliktir. Örgütlenmede devletle, uygulamada faşizmle iç içe geçmiş olması, AKP’ye karşı mücadeleye özel bir önem yüklüyor. Ancak yine de gericiliğin sistemsel bir nitelik olduğu, faşizmin de 1945’ten beri adım adım tahkim edilerek ihtiyaca uygun olarak güncellendiği, kitle tabanı yaratarak kökleştiği bilinmeden, bu veriler dikkate alınmadan doğru bir mücadele hattı izlenemez.

Bugün hala faşizm yokmuş veya “tırmanıyormuş” gibi ifadeler kullanılması, laiklik varmış gibi “laikliğin elden gidiyor olması”ndan söz edilmesi, günü kurtaran başarılara yedeklenme eğiliminin hiç olmadığı denli yaygınlaşması; sınıfsal perspektifin, dolayısıyla da devrim ufkunun zayıf düştüğünün/düşürüldüğünün göstergesidir.

AKP’nin 13 yıllık icraatında olanlar bir kenara konulup, sanki ilk kez bir dehşet sahnesi yaşayacakmışız, bir finale doğru sürükleniyormuşuz gibi bir tablo çiziliyor. Veya sanki TBMM ilk kez antidemokratik düzenlemelere sahne oluyor. Bu durum, 2007’de “Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olursa son kaleyi kaybederiz” denilerek konulan tavra benziyor. Halbuki daha önceki seçimler de AKP için bir referandum niteliğindeydi. Fiili başkanlık ise zaten yürürlüğe girmiş durumda.

Mevcut saldırı ve baskı koşullarında en geniş katılımla ezilenlerin bir araya gelmesi, bir direniş cephesinin oluşması, Haziran’ın perspektifidir. Bu, Haziran’ın önderliğiyle süreç içinde ete-kemiğe bürünecek bir olgudur. Sandığa indirgenmesi ise, hafife alındığının veya nasıl olması gerektiğinin kavranmadığının göstergesidir.

Özgüven ve özgüç sorunu, perspektife ve politik tercihlere yansıyor

Emperyalist aktörler arasındaki çelişmelerden iktidar bloğu ve sistem içi kutuplaşmalara kadar, dışsal tüm çelişmeler elbette önemlidir; ama sonuç almak için yeterli değildir. Temel önemde olan emek-sermaye üzerinden tanımlanan çelişmedir, karşıt sınıfların mücadelesidir. O da kendi kendine çözüm üretmez, devrimci bir iradenin müdahalesini gerektirir.

Tarihsel süreçler incelendiğinde, özellikle yenilgi iklimlerinde veya solun özgüven problemi yaşadığı koşullarda, dışsal faktörlerin altının daha kalın çizildiği, temel olanla tali olanın yer değiştirdiği, günü kurtarma atraksiyonlarının öne çıktığı görülür. Böylesi anlar için bir diğer gözlemimiz, sık sık miladi tanımlar yapılması, atılacak adımlara gerçeklik sınırlarını zorlayan anlamlar atfedilmesidir.

Böylesi iklimler sübjektivizmi öne çıkardığı için, temel teorik tezlere, stratejik ufka dair anımsatmalar yapmak pek etkili olmaz, anlamlı karşılanmaz. Duygusallık öne çıkar; sınıflar mücadelesini futbol maçlarına benzetmekten, tarihten anla ilgisi olmayan alıntılar yapmaya kadar pek çok araç, söz konusu öznelliği hayatın gerçekliği olarak gösterebilmek için yardıma çağrılır.

Algı yönlendirme araçlarındaki başarının soldaki yöntemsizlikle ilintisi

Algı yönlendirme araçlarıyla parlatılan, manşetlere çıkartılıp inandırıcı kılınmak istenen olgulara devrimcilerin rağbet edip etmemesi, o göz kamaştırıcı, bilinçleri bulandırıcı veya gönül okşayıcı “reklam spotlarının” ardını görebilme imkanlarıyla ilintilidir. Bu durum, Dünya ve bölge için olduğu gibi ülke koşulları için de geçerlidir.

Son zamanlarda özel gayretlerle öne çıkarılan “Musul savaşı geliyor, tüm dünya IŞİD’e karşı birleşti” veya “ABD’nin Suriye bağlamlı hesapları değişti” gibi mevcut durumu ya yanlış okumaya ya da manipülasyon oluşturmaya dayalı ifadeleri alıp bunlarla Dünya ve Ortadoğu tahlili yapmak, nasıl kişiyi niyetten bağımsız olarak egemen algı rüzgarının etkisine sokuyorsa; Türkiye’de seçim vb. bağlamda yaşananlar, söz konusu yanılgının bir başka zemindeki ifadesidir. Ancak hayat (sınıflar mücadelesi) gerçekçidir, “ekran koruyucu” işlevi gören yanıltıcı tablo ise geçicidir.

Yazıyı yayına hazırlamakta olduğumuz anda gündeme gelen Suudi güçler öncülüğünde emperyalist koalisyonun Yemen’e müdahalesi, ABD ve işbirlikçilerinin bölgeye dair politikalarının değiştiğini zannedenlere fiili yanıt oldu. Sınıfsal bakış açısından uzak, yanıltıcı spotlar üzerine bina edilmiş tahliller bir anda boşa çıktı. Bu arada sanki o tahliller yapılmamış gibi tekrar Suudi-İran irade savaşından, Şii hilalinden ve IŞİD’in kullanılmasından söz edilmesi bizleri şaşırtmayacaktır.

Benzer bir durum, miladi önem atfedilen tarihlerden hemen sonra ülkemiz koşullarında sıkça yaşanıyor. Bugün 7 Haziran için kopartılan fırtınalar, tüm yumurtaların seçim sepetine doldurulması, 8 Haziran sonrasında ortaya nasıl bir tablo çıkarsa çıksın bir şekilde gerekçelenecektir. Ancak toplumun bilimsel aklı, yolgösterici ufku olması gereken solun, sık sık büyük tarifler yapıp küçük sonuçlar üretmesi, miladı işaret edip rutinle yetinmesini beraberinde getirmekte ve sonuçta en yakın olması gereken toplumsal dinamiklerle bile mesafenin açılmasını beraberinde getirmektedir.

İşte Haziran Hareketi, tam da bu ihtiyaçlar bağlamında oluşmuş, kendi özgücüne güvenen; halkın bizzat kendisinin söz, yetki ve karar sahibi olmasına imkan tanıyan, sisteme karşı her an ve her noktada direniş geliştirebilecek bir hareket olarak mücadeledeki yerini almak üzere tarih sahnesine çıkmıştır.

“Temsili demokrasi” ve süreçte muhtemel gelişmeler

Temsili demokrasinin temel araçlarından birisi seçimdir. Temsilciler de milletvekilleridir, parlamenterlerdir. Bu sistemde parlamenterler halkların değil çıkarlarını savunduğu sermaye grubunun vb.nin temsilcileridir; dolayısıyla da temsili demokrasi, burjuva hakimiyet biçimlerinden biridir.

Bir parlamento ne kadar işlevselse, burjuva anlamda ne kadar demokratik bir işleyişi varsa, o kadar geniş bir burjuva kesimin siyasal temsilcisidir. Parlamento daraldığı, işlevselliğini yitirdiği oranda temsili demokrasi de işlemez hale gelir ve az sayıdaki egemenin oligarşik hakimiyeti başlar. Egemenlik ilişkisinin tek kişide somutlanması halinde ise, her konuda o kişinin ve en yakınındaki, etrafındaki çıkar grubunun dediği olur. Örneğin Erdoğan ve etrafındaki burjuva aileler dendiği zaman, varlığını ona bağlamış bugüne kadarki 12-13 yıllık süreçten onun sayesinde nemalanmış, palazlanmış tekelci burjuvazi anlaşılır. Bunların içinde, sürecin ilk etabında sıradan bir işletmeyken, bugün Türkiye’nin en zenginleri konumuna gelmiş olanlar var. Örneğin Ülker, Nestle’yi geçeceğini ve artık Dünya’da birinciliğe oynadığını söylüyor.

Kısacası başkanlık, yalnızca Erdoğan’ın kişisel hırsının ifadesi değil aynı zamanda etrafında çöreklenmiş olan yapının ihtiyacıdır; böyle bir rejimi onlar istemekte, hatta dayatmaktadır. Amaçlanan, Kanal İstanbul’un veya 3. Köprü yollarının etrafındaki parseller dahil, hangi rantın kimlere hangi koşullarda peşkeş çekileceğine tek elden karar verilmesidir; yasalar üstü, hesap sorgulanamaz, denetlenemez, kontrol edilemez bir gücün oluşturulmasıdır.

Egemen sınıflar arasında hakimiyet ve paylaşım savaşı

MİT’ten Bakanlara, Cumhurbaşkanı’ndan kimi AKP kurmaylarına kadar çeşitli zeminlerde yaşanan tartışma ve çekişmeler, gerçekte bir hakimiyet ve paylaşım savaşıdır.  Bu savaşta MİT, en önemli araçlardan biridir. Her şeyi bilen, hemen her noktaya müdahale potansiyeli olan bu kurumun müsteşarı, aynı zamanda Erdoğan’ın  “sağ kolum, sır ortağım” dediği kişidir.  Bu kişinin, önce Erdoğan’a rağmen milletvekili adaylığı için istifaya ikna edilmesi sonra da geri dönmesi (hangi restleşme ve pazarlıkların yaşandığını bilemesek de), bu alandaki mücadelenin ne denli sert geçtiğinin göstergesidir.

Söz konusu çatışmayı, içinde ABD emperyalizminin doğrudan söz sahibi olduğu geniş bir burjuva kesimin temsilciliğine aday AKP kadrolarıyla, Erdoğan’la bütünleşmiş burjuva kesimlerin ve kadroların çıkar savaşı olarak da özetleyebiliriz. Erdoğan ve şürekası, serveti edinme yoları dahil hiçbir şeyi normal olmayan, iktidarı olağandışı yollarla sürdüren, 17-25 Aralık sürecinden geçmiş, her şeyiyle gayrimeşru bir çıkar bloğudur.  Eğer bu şekilde, Erdoğan üzerinden tüm yetkileri ellerinde bulunduracakları bir rejim oluşturamazlarsa, yargılanabileceklerini ve hatta ekonomik imkanlarını yitirebileceklerini biliyorlar. Bu, kendi geleceğini Erdoğan’a bağlamış,  onu her koşulda sonuna kadar desteklemek zorunda olan, askerinden polisine, savcısından hakimine, iş adamından milletvekiline devasa bir çıkar grubudur; Rusya’nın çözülüp talan edilmesi sürecinde ortaya çıkan oligarkları çağrıştırmaktadır. İşte bir tarafta her türlü hukuksuzluğu yöntem edinmiş bu kesimler, diğer tarafta nispi demokratik koşullar içerisinde düzeni sürdürmek isteyenler var.

Bu iç kavga, bir şekilde sandığa yansıma potansiyeli taşısa da, ortada kedilerini ifade edecekleri iki ayrı sandık yok, AKP potansiyellerini iki taraf da sahipleniyor; kaldı ki yaşanmakta olan kapışma, çapı ve niteliği gereği sandığı aşan niteliktedir. Bu çatışmadan halk yararına bir sonuç beklenmemelidir. Bu bağlamda, felaket tablosu üzerinden yönlendirme yapıp sandığı tek alternatif gibi gösterenlerin aksine, Birleşik Haziran Hareketi’nin seçim değerlendirmesi, doğru ve isabetlidir.

İktidar mecliste değildir, seçim sonrasını kanunlar değil kanunsuzluk belirleyecek

Birleşik Haziran’ın gerek Türkiye Meclisi’nde parlamentoya, seçme ve seçilmeye dair yaptığı tespitler, gerekse yerel meclislerinde tartışarak oluşturduğu seçim tavrı, solu sistem içine çeken rüzgarı ters çevirmek açısından da halkın alternatifsiz/çaresiz olmadığını göstermek bağlamında da tarihsel önemdedir.

Egemen sınıfların saldırıları artık yasalarla sınırlanmıyor, Meclis’e de sığmıyor. Kaldı ki her türlü saldırı için gerekli yasal zemin bugüne dek adım adım oluşturuldu. Son olarak Başbakan’a, Bakanlara “site kapatma”, Valiye “Adli Kolluk”, polise “makul şüpheyle hareket etme ve vurma” yetkisi veren yasa da Meclis’ten geçti. Önümüzdeki günlerde ve seçimden sonra bu yasayla Meclis’te mi yoksa uygulama alanında mı mücadele edilecek?

Öyle görünüyor ki iktidarın saldırıları da ona karşı direnç de parlamentonun dışında ve yasal çerçeveyi aşan boyutlarda yaşanacak. Dolayısıyla süreci belirleyecek olan, parlamentoda olmak veya olmamak değil, halkların güç ve imkanlarını birleştirerek mücadeleyi yaşamın her noktasında örgütleyebilmektir; topyekun saldırıya topyekun direnişle karşılık verebilmektir.

Birleşik Haziran Hareketi’nin özetle dediği budur. Bu tavır, seçimleri boykot değildir; seçim değerlendirmesinde geçen “altını çizdiğimiz toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içinde olacağımızı da kamuoyu ile paylaşıyoruz,” ifadesinde de görüldüğü gibi dayanışmaya kapalılık da söz konusu değildir. Ancak Haziran’ı Haziran yapan, bağımsız bir duruşa sahip olması ve destek veya yedeklenme üzerinden değil programatik duruşunun gereği olarak duracağı yeri ve mücadele hedeflerini belirlemesidir.

Bizleri sanıldığından da zorlu görevler bekliyor

Bu bir ekonomi kuralıdır, kriz derinleştikçe, o güne kadar sistemde birbiriyle uzlaşabilen kesimlerin,  daralan pastanın paylaşımı konusunda iç çelişmeleri artar. Buna bir de yolsuzlukları, usulsüzlükleri, uluslararası çıkar ilişkileri ve benzerini ekleyerek beraber düşünürsek, Türkiye’de egemen sınıflar arasındaki çelişmelerin önümüzdeki süreçte tasfiyeyi de içeren mücadelelere sebep olacağını söyleyebiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi taşlar buna göre dizilmekte, her türlü hak talebinin zor araçlarıyla bastırılacağı bir sürece hazırlık yapılmaktadır.

Böyle bir sürecin halka yönelik potansiyel saldırılarının, Meclis’e girecek sınırlı sayıdaki “radikal demokrat” parlamenterle karşılanamayacağını, hatta Meclistekilerin başarısının da sokakta etkili bir duruş gerektirdiğini bilmek için, sınıflar mücadelesinin en genel ilkelerinden haberdar olmak yeterlidir.

En net ifadelerle söylemek gerekirse gerçekte mesele,“mülkiyetin biçimlendirici etkisiyle malul ve her gün yeniden üretilen bu sistemin ilişkilerine biz de kendi zeminimizde öykünecek miyiz; yoksa tepeden tırnağa yeni, alternatif ilişkiler mi oluşturacağız?” ikileminde düğümleniyor.

Baskının, sömürünün, rekabet ve yarışın, kısacası insanın üzerinde bozucu etki yapan tüm faktörlerin kaynağında olan, dolayısıyla da davranışlarımızı belirleyen sistem, her konuda olduğu gibi seçim söz konusu olduğunda da, neyi nasıl düşünüp yapacağımızın üzerinde etkili olur. Bunu, seçimi önceleyen hazırlıklar dahil, sürecin her anında gözlemek mümkün. Deyim yerindeyse, sistemle bağı ne denli koparmış ve alternatif yaşamın gereklerini yerine getirir hale gelmişsek, yani devrim anlayışı ile çalışma tarzı arasında doğru bağlar kurmamıza engel sübjektiflenmeleri ne denli aşabilmişsek, seçimde o denli doğru bir duruş sergileriz.

Sonuç bağlamında söylemek gerekirse, seçimlerde; devrimciliği nasıl algıladığımız, sistemle çıkar ilişkilerine nasıl baktığımız, stratejik ufuklu perspektifin diğer devrimci bileşenlerle nasıl bir ilişki gerektirdiği konusundaki duruşumuz bir bütün halinde sınava giriyor.

Haziran Hareketi, bugünden örgütlülüğünü tamamlayıp mücadele gereklerini yerine getirdiği oranda, 8 Haziran’a da hazırlıklı girmiş olacak, halkı umutsuz ve çaresiz bırakmayacaktır.