rtukel25.03.20152

Beklenen karar açıklandı. İstanbul Üniversitesi Rektörü Cumhurbaşkanı tarafından tüm teamüller, demokratik girişimler ve dahası gerçeklik hiçe sayılarak açıklandı. Sonuç itibariyle yeni Rektör Mustafa AK oldu.

Sürecin başından beri demokratik bir şekilde kampanyasını sürdüren İÜ Demokratik Üniversite Girişimi’nin çalışmalarını hiçe sayarak adeta kendisine ulema atayan Tayyip Erdoğan, böylelikle bir kez daha savaş ilanını açıklamış oldu.

Hatırlanacağı gibi Türkiye’de üniversitelerin özerk, bilimsel ve demokratik bir kimliğe sahip olması için uzun süredir mücadele veren öğretim üyesinden öğrencisine kadar tüm üniversite bileşenleri İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerini ilk günden itibaren büyük bir ilgiyle takip etmiş ve iradelerini öğretim üyelerinin tercihleri doğrultusunda Prof. Dr. Raşit Tükel’i destekleyerek göstermişti.

Ancak bu seçimi ilk günden itibaren büyük bir ilgiyle takip eden sadece üniversitenin gerçek sahipleri değildi. Bizzat Tayyip Erdoğan da bu süreci ilgiyle izlemiş ve neticede hamlesini çok geçmeden gerçekleştirmiştir.

Gündemi kanla, sahte gözyaşlarıyla ve mağduriyetle çıkarına tahvil eden egemenlerden başka bir tavır da beklenemezdi.

Raşit Tükel’in seçimlerde oy kullanan öğretim üyelerinin neredeyse yarısının oyunu alması salt bir üniversite seçimi başarısı olarak okunmamalıdır. Zira bu durum iki karşıt duruşun, kısacası Haziranca duruş ve faşizm arasındaki çatışmanın akademik camiadaki izdüşümüdür. Dolayısıyla şaşırtıcı da değildir. Zaten üniversite bileşenleri ve demokratik kitle örgütleri beraberce YÖK’ün bu kararının arkasında yatan niyeti önceden sezinlemiş ve gereken cevabı yüksek sesle dile getirmiştir.

Bu duruş aynı zamanda üniversitenin ilerici birikiminin ifadesidir. Öğrencilerin yürüttüğü dayanışma örneği ise bunun en anlamlı kanıtıdır. Bu nedenle belirtmek gerekir ki, atama sadece İstanbul Üniversitesi’nde oy veren akademisyenlere ve süreçte Raşit Tükel’i destekleyen idari personele, taşeron işçilere ve öğrencilere değil, tüm demokratik kamuoyuna karşı bir saldırı niteliğindedir.

Halkı sürekli olarak “sokağa çıkmayın” diyerek tehdit eden ve sandığa çağıran “demokrasi kahramanı” Erdoğan’ın sandıktan, demokrasiden ve seçimden iktidarını korumayı hedeflediği açıkça ortaya çıkmıştır. Daha dün, “sandık demokrasidir” diyerek naralar atan Erdoğan, yeri geldiğinde tek bir imzayla -bize göre bütün anti-demokratik yapısına rağmen- kurulan sandıkla ortaya çıkan sonucu ayaklar altına alabilmiştir.

Egemenlerin pervasızlığı her gün olanca hızıyla artarken 12 Eylül’e rahmet okutacak sahnelerin yaratılıyor olması ise bir korku ifadesi anlamına geliyor. Korkuyorlar çünkü attıkları her adım ile dayanışma ve direniş, bir güzellik abidesi olarak karşılarına çıkıyor. Bu nedenle ne ters kelepçeli şekilde yüzükoyun bekletmeler, ne dayaklar, ne soruşturmalar kendilerini kurtaracak. Gençlik direniyor ve direnecek.

Ne külliye ne de ulema arayışları Erdoğan’ı kurtaramayacak. Görüldü ki üniversite, her hamleyi boşa çıkaracak kadar gelişmiş bir potansiyele sahip. Önü ise çok açık.

Haziran’ı önceleyen günlerde ODTÜ’de başlayan ve ülkenin neredeyse tümüne yayılan ‘Diren ODTÜ’ refleksi de, faşist saldırılara karşı okulunu savunan Çukurova Üniversitesi öğrencilerinin onurlu direnişi de bunun göstergesidir. Bu aynı zamanda Haziran bilincidir. Bu ülkenin devrimcileri ODTÜ ÖTK pratiğinden, faşist işgallerin kırılmasına kadar zengin deneyimlere sahiptir. 16 Mart’lar da üzerlerine bombalar atılan gençlerin okullarını nasıl sahiplendiğini de çok iyi bilir, üniversiteleri arka bahçesi haline getirmeye çalışan siyasi iktidara sonuna kadar nasıl direnileceğini de…

Bu nedenle sahne kapandı diye düşünenler yanılıyorlar. Çok açık: Kavga yeni başlıyor. Ne göstermelik gözyaşı sahneleri, ne de tehditler gençliğin mücadelesini durduramayacak.