polisbeyazit

Son zamanlarda üniversiteli gençlik üzerinde baskının alabildiğine arttırıldığına tanık oluyoruz. Gezi süreci sonrası başlayan sanatçıları, aydınları, gazetecileri, gençliği ve üniversiteleri, odaları, sendikaları, kimi medya gruplarını, Kürt halkını, Alevileri kısacası muhalif itiraz odaklarının bütününü hedef alan dalga güç ve şiddetini arttırarak sürmekte. Ülkemizde sermayenin iktidar biçimi olan faşizm, Gezi direnişi sonrası açık yüzünü gösterir hale geldi. İç güvenlik yasası vb. uygulamalarla da bu sürecin alt yapısını ördü.

Tıkanan, krize giren sistem, emperyalistler arası bloklaşmayı hızlandırarak, karşılıklı restleşmeyi beraberinde getirdi. Bugün özelde Suriye ve genelde Ortadoğu coğrafyasında yaşanan budur. Akdeniz’de neredeyse donanma bulundurmayan emperyalist ülke kalmamıştır. Suriye sınırları içerisinde 100’den fazla devletin istihbarat örgütü cirit atmakta ve emperyalistler birbiriyle boy ölçüşmektedir. ABD hegemonyasının sarsıldığı gerçeği ise Rusya’nın kimi ataklarıyla gün yüzüne çıkmaktadır. ABD ise Rusya ve Çin’in önünü kesmek için Asya-Pasifik’teki ülkelerle ve AB’yle imtiyazlı ticareti, pazarları korumayı ve güvenlik altına almayı hedefleyen adımlar atmaya çabalamaktadır.

Emperyalist ülkelerden yeni sömürge ülkelere kadar tüm dünya egemenleri gelmekte olan kriz sürecinin farkındadır. Kapitalist sistem içerisinde bunun bir çözümünün olmadığını tekel patronları dahi söylemektedir. Ancak egemenler yine de sınıfsal konumları gereği yaklaşmakta olan kriz dalgasını, halkın üstündeki sömürü halkasını daha sıkarak aşmaya çalışacaklardır. Dünya ölçeğinde 150 yıla yayılan sınıf mücadeleleriyle kazanılan hakların birer birer budanacağı hak gaspı süreci emekçileri beklemektedir.

Emperyalist ülkelere nazaran bizimki gibi yeni sömürge ülkelerin durumu ise içler acısıdır. Bizim gibi ülkelerde emperyalizme bağımlı gelişen sermayenin halkına “sus payı” anlamında verebileceği bir kırıntı dahi yoktur. Bunun yanında Türkiye’nin ABD’nin safında izlediği Suriye politikası, Türkiye’yi yaklaşan kriz ortamında tam anlamıyla bataklığa sürüklemiştir. Rusya’yla yaşanan gerilimle birlikte ihracat alabildiğine azalmıştır.

Türkiye egemenleri de yaklaşan kriz sürecinde AKP’yi yeniden hükümet kılmış, en ufak bir muhalefet dinamiğine bile tahammülleri olmadığını AKP’nin son dönem icraatları nezdinde göstermiştir. Muhalefet eden itiraz odaklarının zapturapt altına alınmak istendiği ve bununla birlikte saldırı yasalarının hayata geçirileceği bir süreci yaşamaktayız. Böylesine kapsamlı bir saldırı sürecinde ilk hedefe konulacaklar arasında gençlik mücadelesinin yer almaması kuşkusuz şaşırtıcı olurdu.

Faşizm ve Eğitim

Tanımı gereği tekellerin halka açık savaş ilanı olan faşizm, Kürt coğrafyasında adeta ilçeleri hapishanelere çevirmiş durumda. Topyekün bir halk katledilerek elektriksiz, susuz aç, sağlıktan, barınma hakkından yoksun bırakılarak değerleriyle sınava tabi tutuluyor. Tank ve toplarla girilerek geçmişte yakılarak köylerin boşaltılması gibi bugün Sur, Cizre ve Silopi’de ilçeler adeta insansız hale getirilmek isteniyor.

AKP’li vekillerin “Cizre’ye nasıl giriliyorsa, ODTÜ’ye de öyle girilir” söylemi aslında egemenler açısından halka karşı verilen savaşın bütünselliğini ortaya koymaktadır. Sorgulayan, bilimsel düşünüp itiraz eden gençlik de faşizmin hedefindedir. Suruç katliamıyla başlayan, Ankara ve Kürt illerindeki katliamlarla devam eden saldırılarla, dönemin başından beri eş zamanlı olarak üniversitelerde gençlik hareketine yönelik polisin ve cihatçı çetelerin çeşitli bahanelerle saldırıları bütünlük arz etmekte, tek merkezden yönetilmektedir.

Bugün gençliğe yönelen baskıların çeşitli nedenleri vardır. Sistem için “gençlik” faşizmi yani tekellerin iktidarını güvence altına alıyorsa gençliktir. Sermaye için eğitimin anlamı gençliğin toplumsal anlamda kendini yetiştirmesi değil, sermayeye kar getirecek işgücünün üretilmesidir. Bugün genel anlamda 4+4+4 eğitim sistemiyle, özelde üniversitelerde eğitimin ticarileştirilmesinin önünü açan düzenlemeler ve Bologna Süreci ile hayata geçirilen budur. Bologna Süreci’ni, yeni sömürge ülkenin sömürge tipi üniversitelerinde yeni sömürgecilik ilişkilerinin derinleştirilmesi olarak okuyabiliriz. Bu sürecin sağlıklı yürümesi için üniversite-sermaye kaynaşmasının gerçekleştirilmesi gereklidir. Gerçek anlamda akademik özgürlük ve bilimsellikten, özerklikten, demokratiklikten söz etmek böylesi bir üniversitede mümkün değildir. Üniversiteler, halk için bilim değil, sermaye için bilgi/meta/kadro üreten alanlar olarak şekillendirilmek istenmektedir. 12 Eylül ürünü YÖK’ün bugüne kadarki tüm antidemokratik uygulamaları bu süreci hayata geçirebilmek içindir. Bu sürece muhalefet edenler ise üniversitelerde faşizmin güvencesi YÖK tarafından baskıya maruz kalmaktadır.

Eğitim sürecinin bir de ideolojik yönü var. Bu da faşizmi içselleştirmiş insan tipini yaratmaktır. Her ülkenin ideolojik eğitim algısı rejimine göredir. Faşizmin hüküm sürdüğü bizim gibi ülkelerde “varlığını sermayeye/faşizme armağan eden” gençlik istenir. Bu nedenle eğitimde bireyin toplumsal anlamda devlet karşısındaki hakları hiçe sayılarak devlete karşı yükümlülükleri öne çıkarılır. İtiraz kabiliyetini yitirmiş, sorgulamayan, antibilimsel, antilaik, antidemokratik düşünen bir güruh hedeflenir. Eğitimin içeriği buna göre şekillenir. Müfredata gerici öğelerin dahil edilmesi bu nedenledir. Belli kodlar din, ırk ve kimlik gibi eğitimle oluşturulup onlar üzerinden faşizmi içselleştiren kitlelerin yönlendirilmesi hedeflenir. Bu egemenler açısından sermaye uğruna posası sıkıldığında şükür edecek, sömürü çarkı tehlikeye düştüğünde sistemin güvenliğini alacak bir güruh demektir. Aslında 13 yıllık AKP icraatlarıyla 4+4+4 ile imam hatip lise ve ortaokullarının yaygınlaştırılmasıyla bu dizayn belli oranda sağlanmıştır/sağlanmaktadır.

Ancak bugün ne oldu da atılan bu adımların sonuç vermesini bile beklemeye tahammül etmeden faşizm, gençlik hareketine bu denli saldırmaktadır?

Kuşkusuz Faşizm de kendini güncellemektedir. Gezi Direnişi’nde gençliğin nasıl toplumsal muhalefetin lokomotifi işlevini üstlendiğini sistem acı bir şekilde deneyimlemiştir. Sistem, ayağa kalktığında, itiraz ettiğinde gençliğin doğru bir önderlikle yıkıcı bir etkiye ulaşabileceğinin farkındadır. Yaratıcılığını birleştirdiğinde gençliğin sistemin araçlarını ve kadrolarını çaresiz kıldığına Gezi sürecinde her deneyimde tanık olduk. Bu nedenle gençlikten korkulmaktadır. Faşizm, 4+4+4’ün, YÖK’ün veya Bologna Süreci’nin de tek başına gençliği pasifize edip zapturapt altına almaya yetmeyeceğinin farkındadır.

Ezen ile ezilen arasındaki kavgayla oluşan toplum yasaları gereği gençlik, ezilenlerin safındadır. İş yaşamı içerisine henüz girmediğinden gençlik kitlesinin sistemle bağları nispeten daha zayıftır. Küçük burjuva zeminin ayak bağlarından kurtulduğunda radikalleşme potansiyeli en yüksek kesimler arasındadır. Bilgi kaynaklarına yakınlık, sistemi eleştirmeyi ve alternatif gelecek tasarımları içine girmeyi beraberinde getirmektedir.

Bugün sistem gençliğe, işsizlik, yoksulluk ve geleceksizlikten başka hiçbir şey vaat etmiyor. Tunus’ta, İspanya’da, Şili’de, Yunanistan’da gençlik kitleleri sisteme karşı muhalefetin ana dinamiği olmuştur. Örneğin, İspanya’da gençlik içindeki işsizlik oranı yüzde 50’yi geçmiştir. Geçtiğimiz günlerde İspanya’da yapılan seçimlerde Podemos (Öfkeliler) Hareketi’nin güçlü bir şekilde meclise girmesini sağlayan ana dinamiği de bu gençlik kitlesi oluşturmaktadır.

Türkiye açısından da durum pek parlak değildir. Önümüzdeki süreçte üniversiteler ticarethaneye öğrencilerin hızlı bir şekilde müşteriye döndüğü bir süreç yaşıyoruz/yaşayacağız. Bununla birlikte asıl kapsamlı saldırı emekçilere yönelik olacaktır. Geçmişe nazaran bugün üniversiteden mezun olan gençlerin sınıfsal konumu emekçilere daha da yaklaşmıştır. Potansiyel olarak diplomalı işsiz konumuna gelinmiştir. Gençliği ise eğitime yönelik olanla emeğe yönelik olan saldırılar bir arada etkileyecektir. Bu nedenle önümüzdeki saldırı dalgası oligarşi dışında kalan halkın bütün kesimlerini ilgilendirmektedir.

Kıdem tazminatının kaldırılmasından, iş güvencesinin kaybına, taşeronlaşmanın yaygınlaşmasından, esnek çalışmanın arttırılmasına, işsizlik fonunun talan edilmesinden özel istihdam bürolarının yaygınlaştırılmasına kadar birçok saldırı yasası hızlı bir şekilde gündeme gelecektir. Ayrıca tüm bu saldırılar emperyalizme ve tekellere biadı tescilleyen bir Anayasa değişikliğiyle taçlandırılmak isteniyor. Doğanın ve kentlerin talanının hızını arttırarak devam ettiği, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik vb birçok hakkın tamamıyla ortadan kaldırıldığının daha net hissedileceği bir kriz sürecine doğru ilerlendiği koşullarda doğaldır ki itiraz eden gençlik, biat etmeyen akademisyen ve üniversiteler hedef haline getirilir. Onların istediği akademisyen Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı gibidir. “Çocuk pornosu” da depolasa önemli değildir. Onların istediği üniversite modelinin bilim üretmesine gerek yoktur; onlara nişan veya fahri doktora vermesi yeterlidir.

Bugün tek elden yürütülen saldırıların ardında, önümüzdeki süreçte, meclisten geçirilecek yasalarla ağırlaşacak kölece yaşam koşullarının halkta ve gençlikte oluşturacağı tepkiyi örgütleyecek kesimlerin şimdiden şiddetle bastırılması yatmaktadır. Üniversitelere faşistlerin, cihatçı beslemelerin polis eşliğinde sokulmasıyla amaçlanan üniversitelerin düşürülerek faşist işgalin sağlanmasıdır. Devrimci, demokrat, yurtsever gençliğin sisteme muhalefeti bu şekilde engellenmeye çalışılmaktadır. Üniversiteli gençlik kitlesiyle devrimci demokrat fikirlerin buluşmasının önüne faşist saldırılarla geçilmek istenmektedir.

Tek elden yürütülen bu kapsamlı saldırıların nedenleri ve kapsamının üniversiteli gençlik kitlesine doğru anlatılması ihtiyacı hiç olmadığı denli yakıcı hale gelmiştir. Üniversitenin akademisyeni öğrencisi çalışanı topyekün bir direniş göstermediği takdirde gelmekte olan sürecin altında kalması ihtimal dahilindedir. Ancak gençliğin ve üniversite bileşenlerinin birlikte mücadelesi sağlandığında mevcut saldırılar geri püskürtülmez değildir. Geçmişte Devrimci Gençlik üniversitelerdeki faşist işgali yararak “Eğitim hakkımız engellenemez” diyerek üniversiteye girmesi ve oradaki öğrenci kitlesinin desteğini de arkasına alması, buna örnektir.

Ayrıca gençlik olarak emperyalizme ve faşizme muhalefet eden tüm halk kesimlerinin; Kürt halkının, işçi sınıfının, emekçilerin, çevre için direnen köylülerin, inanç özgürlüğünü isteyen Alevilerin, kadına yönelik şiddete karşı tepkisini dile getiren kadınların yanında Haziran birlikteliği bilinciyle bulunmak sürece müdahalenin bütünselliği açısından gerekliliktir. Emperyalizme ve faşizme karşı atılan her taş bizler için çok değerlidir. Tüm ezilenler olarak tek vücut mücadeleden başka kurtuluş yolumuzda yoktur.