Istanbul-Universitesi-Rektorluk-Binasi-1

Bu yazı 16 Mart 2015 tarihinde Diken.com.tr adlı internet sitesinde yayınlanmıştır. Yazıyı İstanbul Üniversitesi Rektörlük seçimlerine ilişkin tartışmayı derinleştirmesi ve ayrıntılandırması için biz de aynen yayınlıyoruz.


Önümüzdeki günlerde bazı üniversitelerde  rektör atamaları var. Atamaları üniversitelerin belirlediği adaylara göre önce YÖK (aday sayısını altıdan üçe indirerek), sonra da nihai olarak cumhurbaşkanı yapacak.

Bu kurumların adayların seçimlerde aldıkları oy sayılarına uyması gibi bir zorunluluğu yok yasaya göre. Zaten olsaydı bunun adı atama olmazdı.

Bu kez o eğilim yıkılacak gibi
Bu 12 Eylül ürünü yasa ve dayandığı Anayasa, bugüne kadar birçok değişiklik geçirdiği halde, söz konusu madde korundu. Bugüne kadar da çok ciddi bir itirazla karşılaşmadı; en azından seçimde birinci olduğu halde atanmayan adaylar ve destekçileri kadere razı olup geri çekildi (belki bir iki istifa dışında).

Bu sefer, İstanbul Üniversitesi’nde yapılan seçimlerde birinci gelen Prof. Raşit Tükel‘in ‘atanmaması’ halinde bu eğilim yıkılacak gibi duruyor.

Yasa ile hak/hukuk/adalet her zaman aynı şey değil
Bir kısım ‘Yasalara uyalım’ yanlısı, menfaat gereği ya da bu işi bir devlet terbiyesi saydığından, ses çıkarılmasını pek münasip bulmaz. Ancak, biliyoruz ki yasa ve hak/hukuk/adalet her zaman aynı şey değil. Eğer bir yasa hak eşitliğini sağlamıyorsa bu yasanın değiştirilmesi için sadece siyasi alanda/parlamentoda değil kamusal/sivil  alanda da eylem gerekir.

Bir rektörün seçimi bir kamu üniversitesinin kendi iç karar mekanizmalarına yukarıdan bir müdahaleyle belirlenebiliyorsa bu durum rahatlıkla siyasi manipülasyonlara ve hak ihlallerine açık demektir.

Niye cumhurbaşkanı, niye YÖK?
Bir kere, rektör gibi hem idari ama hem de akademik bir göreve kimin getirilmesinin o üniversitenin  eğitim ve bilimsel araştırma, kısaca akademik hedefleriyle en çok uyuşacağını eğer bir üniversitenin doktoralı ve dolayısıyla en üst eğitim düzeyine sahip kadrosu bilmiyorsa, cumhurbaşkanı gibi herhangi bir akademik yönelimi olmayan bir kişi nereden bilecek?

Denebilir ki arada YÖK var. YÖK gibi merkezi bir kurum ki zaten politize varlığı ve işlevi de tartışmalı, 100 kadar üniversiteyi nasıl takip edecek ve neden etmeli?

Siyasi erkin sivil toplum üzerindeki vesayeti sürdükçe akademi de bundan nasibini alıyor. Ancak en başta kendi özerkliğini kazanan, üniversite gibi aydınlanmacı bir kurum olmalı. İstanbul Üniversitesi’nin yapısı, 1980 sonrasındaki darbelere rağmen, bu kazanımları yükseltmeye uygun  temeller taşıyor.

Nasıl bir üniversite
Aslında rektör seçme/atama mücadelesinin arkasında yatan asıl konu nasıl bir üniversite istiyoruz konusu. Burada konunun birçok boyutu var…

Birincisi siyasi iktidarın dinsel referanslarla beslenmesinden kaynaklanan üniversitenin bilimle mi yoksa ilimle mi uğraşan (ikisi arasında ciddi fark var) bir kurum olacağı. İkincisi ise yine siyasi iktidarın ‘liberal’ piyasa referanslarından hareketle üniversitenin bir şirket gibi girişimci, proje yönelimli, sanayi işbirlikçi bir kurum mu olacağı.

Siyasi iktidar her iki boyutta da ikinci şıktan yana, yani ilim yapan/maneviyatçı ve aynı zamanda girişimci/projeci bir üniversite istiyor. İktidarın bu yapısı zaten her düzeyde ortaya çıkıyor.

İstanbul Üniversitesi’nde de en çok oy almış olan adayı destekleyenlere göreyse üniversite tam tersi, yani bilim yapılan, piyasadan bağımsız kamu kaynaklarıyla çalışan ve katılımcı/şeffaf bir şekilde yönetilen bir kurum olmalı.

İktidar,  İstanbul Üniversitesi gibi iki  tıp fakülteli devasa bir üniversitenin hem Ankara’dan yönetilip hem de bir şirket gibi girişimci/esnek olamayacağını;  yapısında rüşvet, yolsuzluk, kayırmacılık bulunan bir siyasi kültürün bu kadar büyük kamusal kaynakları bu uğurda heder edeceğini hesaba katmamış mıydı?

Nitekim öyle de oldu. Bu girişimci/marka üniversite misyonunu nispeten iyi yerine getiren önceki atanmış rektör, işi yarıda bırakıp (aslında milletvekili adaylığından çok önce de bu işin bu kadar siyasi müdahaleyle olmayacağını görüp ortadan yok olmayı tercih etmişti) gidince yerine kalan ekip, üniversitenin  girişimci/projeci yanına çok da soğuk bakmayanlara bile güven vermedi.

İstanbul Üniversitesi’nin ihtiyacı
Şu anda geldiğimiz noktada, artık İstanbul Üniversitesi, evrensel bilim ve araştırma için liyakata dayalı akademik kadrolaşma  ve alt kurullara dayalı, şeffaf demokratik yönetim konularını programının temeli yapan, öğretim üyelerinin ciddi bir desteğini alarak rektör seçimlerinden birinci çıkan ekip ve adayı Raşit Tükel tarafından yönetilmeli.

Evet, ikinci olanın atanması da yasalara uygundur. Bu durum, iktidar tarafından desteklenen, seçimde ikinci olmasına rağmen atanması beklenen ve ‘normal’ kabul edilen aday, mevcut yönetim kadrosu ve destekçileri tarafından ‘Ama yasa böyle’ diye savunuluyor zaten.

Ancak unutmayalım ki yasalara meşruluğunu veren hak, hukuk ve adalettir. Aksi halde yasaların değişmesi  için elbet bir fırsat gelir. İşte şu anda İstanbul Üniversitesi’nde bu fırsat yakalanmıştır.

HÜLYA KİRMANOĞLU * İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi