“…günümüz üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla, ondan kaynaklanan kadın ortaklaşalığının da, yani resmi veya gayri resmi fuhşun da yok olacağı kendiliğinden anlaşılmaktadır.”
(Marx-Engels, Komünist Manifesto)

soru-cevap-soru-isareti-kralizasyon

Genelde yozlaşmayla, özelde fuhuş ve uyuşturucuyla mücadele konusunda son dönemlerde yoğunlaşan tartışmalar, başka konularda olduğu gibi bu konuda da devrimciliğin meseleyi ele alış perspektifi ve mücadele gerekleri hakkında bir değerlendirme yapmayı (bu konudaki genel doğruları anımsatmayı) ihtiyaç haline getirmiştir.

Kapitalizm, bugün geldiğimiz noktada artık her türlü ortak yaşam zeminini parçalamakta, dayanışmaeğilimini yok etmektedir. Kimi noktalarda iktisadi yaşamın işleyiş kuralları içinde (köyden kente göç vb biçimde) gerçekleşen çözülme, dağılma; emperyalist kültürün yukarıdan aşağıya dayatılması ve derinliğine işlemesi ile de sağlanıyor. İşte gerek objektif koşullar sebebiyle oluşan, gerekse de iradi olarak gerçekleştirilen bu kültürel dağılma, bozulma durumunu, biz bu yazı kapsamında yozlaşma olarak ele alacağız.

Kavrama Dair

Öncelikle belirtelim ki her şeyin metalaştığı, paranın “evrensel fahişe” olduğu (Shakespeare), insanlığın ürettiği hemen her değerin erozyona uğradığı kapitalizm koşullarında (ve çarpık biçiminin yaşandığı yeni sömürge ülkelerde) yozlaşmayı, fuhuş ve uyuşturucudan, bu iki olguyu da göz önündeki kimi örneklerden ibaret görmek, eksikli bir yaklaşıma dolayısıyla da bir soruna işarettir. Ancak biz yine de güncel olarak tartışmaların özellikle bu iki alana yoğunlaşmış olması sebebiyle, yazımızda ağırlıkla fuhuş ve uyuşturucu sorunu üzerinde duracağız.

Çeşitli konularda olduğu gibi fuhuş meselesinin tartışılmasında da doğru-yanlış, yöntemli-yöntemsiz pek çok fikir ortaya atıldığı için, konuya dair bir çeşit bulanıklık oluşmuş durumda. Yapacağımız değerlendirme içinde, “kavram ve kökeni” gibi tartışmalarla konuyu boğmadan, Marksist klasiklerde de yer verilen biçimiyle “cinselliğin maddi çıkar sağlamak üzere kullanılması” durumunu “fahişelik” kavramının karşılığı olarak ele alacağız. Buna bağlı olarak,gönüllülük-zorunluluk tartışmasına da girmeyeceğiz. Bunlar, konunun özünün anlaşılması için çok da gerekli olmayan, zorlama noktalardır.

Kavramlar elbette önemlidir. Ancak kavram tartışması, işin özünün (derinlikli bir araştırma yapmanın) önüne geçmemelidir. Kelime kökenleri farklı da olsa, kimi kavramlar toplumsal süreçler içinde yüklenen anlama bağlı olarak bir içerik kazanır. Bu bağlamda biz, yazı boyunca fuhuş kavramına, yukarıda da belirttiğimiz gibi “Sınıflı toplumlarda ortaya çıkan ve insan bedeninin cinsel istekler için para (maddi çıkar) karşılığı kullanılması” anlamına denk gelecek şekilde yer vereceğiz.

Bu arada “seks işçiliği” kavramının kullanılmasını da yanlış bulmadığımızı ifade etmekte yarar görüyoruz. Eğer mesele, bu kullanımla, onurlu olmayan bir mesleğin meşrulaştırılmış olacağı bağlamında tartışılacaksa, bunun da öğretilmiş egemen ahlak eksenli bir yönlendirme olduğunun bilinmesi gerekiyor. Çünkü ortada onurluca olmayan pek çok “iş” varken, hemen her şey metalaşmışken, yalnızca cinsel içerikli metalaşmayı öne çıkarıp sadece onu “ahlaksızlık” olarak görmek, olguyu bütünlüklü ve alternatif bir bakış açısıyla ele alanların işi olmamalıdır. (*)

Seks işçiliği, patronu devlet veya özel olan, vergi alınan; kimi ülkelerde (Fransa, İspanya vb.) sendikalaşmanın olduğu; bunların olmadığı durumda çalışanın güvencesizlik sebebiyle daha fazla mağdur edildiği bir alandır. Dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, iktisadi tanımlara da uygun biçimde “kullanım ve değişim değeri”olan bir hizmet, dolayısıyla da artı değer sömürüsü söz konusu. (**)

Çalışabilir genç nüfusun yüzde 40’ının işsiz olduğu ülkemizde, seks işçiliğinin keyfi nedenlere dayandırılması doğru/gerçekçi olmaz. Buna pek çok kadının bizzat eşi tarafından fuhşa zorlandığı gerçekliğini de eklersek, belki zorunluluk mu, gönüllülük mü tartışmasını daha doğru ve insaflı zeminde yaparız.

Bizler için temel olan, sınıf kimliğidir. Ancak böyle olması; etnik, dinsel, cinsel kimlikleri ve bundan doğan hakları yok saymayı elbette beraberinde getirmiyor. Bizi, toplumsal olgulara sınıf ekseni yerine kimlik eksenli bakanlarla ayıran, daha bütünlüklü yaklaşmamızı sağlayan (Marksizm’de ifadesini bulan) bir niteliktir bu. Örneğin biz, “seks işçiliği” kavramının kullanılmasını yukarıda anlattığımız nedenlerle doğru bulurken, Feministlerin buna karşı çıkması, kimlik paradigması ile sınıf paradigmasının kapsayıcılığını kıyaslamak açısından (konu bağlamında) özel bir örnektir.

Kavram, içerik ve hatta konu karmaşasının yaşandığı bir diğer nokta da eşcinsellikle fuhşun yan yana, aynı-benzer bağlamlar içinde ele alınmasıdır. Bunun nedeni, toplumların egemen normlarını ifade eden dini, ahlaki değerler sistemi dışında kalan her ilişkinin “cinsel aşırılık”la, dolayısıyla fuhuş kavramıyla ilişkilendirilmesidir. Daha önce yaptığımız bir değerlendirmede de belirttiğimiz gibi eşcinsellik, sınıflı toplumlardan önce de var olan bir olgudur. Bunun, doğrudan sınıflı toplumla, cinselliğin alınıp satılmasıyla bir ve aynı görülmesi doğru değildir. Olsa olsa, eşcinsel ilişki bağlamındaki fuhuş (maddi çıkar karşılığı ilişki) bu kapsamda değerlendirilebilir. Kaldı ki bu sektörde sadece kadınlar çalışmıyor. Ancak biz, konunun değinmeye çalıştığımız boyutlarını değiştirmeyeceğinden ve ağırlıkla kadınlar söz konusu olduğu için meseleyi kadın ekseninde inceledik.

Fuhuş kelimesinin, tarihsel süreç içinde döneme ve toplumlara göre geniş ve dar kullanım alanı olmuştur. Örneğin İslam dininde ve Müslümanlar arasında daha geniş bir kullanım alanı söz konusudur. Hıristiyanlığa gelince, Agust Bebel, “Kadın ve Sosyalizm” adlı kitabında şöyle diyor; “Hıristiyanlığa göre kadın ayıplıdır, kabahatlidir. Günahı yeryüzüne indiren, mahveden kadındır. Bu nedenle kilise papazları, manastır papazlığı evliliğe, fuhuş gibi ve gerekli bir fenalık olarak bakarlar.” (A.Bebel, Kadın ve Sosyalizm, abç )

Anaerkil dönemde ise, cinselliğin kutsal sayıldığı koşullarda ücret karşılığı olmaksızın girilen ilişkiler içinde “kutsal fuhuş” tanımına da yer veriliyor. “İlahi evlilik” olarak da anılan ilişkide, özel seçilmiş kadınlar tanrıça kabul edilir; erkeklerle cinsel ilişkiye girerdi. Bu ilişki, göğün yeri döllemesine benzetilir ve bereket olgusuyla ilişkilendirilerek kutsiyet atfedilirdi.

Çok tanrılı dinler döneminde ortaya çıkan “kutsal fuhuş” konusundaki en eski yazılı kaynaklar, MÖ 3000’li yıllarda Sümerler’de Tanrıça İnanna’nın hizmetindeki kutsal fahişelerden söz eder. Buna göre erkekler, İnanna’ya adanan tapınaklarda toplanmış olan özel kadınlardan seçtiği biriyle cinsel ilişkiye girerdi. Sümerler’den sonra Akadlar’da İştar Tapınakları’nda, Filistin’de Adonis Tapınakları’nda vb. bu türden kutsiyet atfedilen ilişkilerin yaşandığından söz edilir. (***)

Kavram, kullananın yüklediği içeriğe göre anlam kazansa da, olgunun toplumsal evrim içinde geçirdiği değişim dikkate alınarak değerlendirilirse, toptancı bir tanımlama yerine daha gerçekçi/anlaşılır tanımlamalar ortaya çıkar. Örneğin Musa tarafından ifade edilen On Emir içinde yer alan zina etmeyeceksin ifadesi, aileyi gözeten bir yasak olarak gündeme geliyor.

Mesele, kimin kiminle ilişki kurduğundan öte, “pazarlama” meselesidir. Ve tam da bu noktada Lenin’in “Ücret köleliği var olduğu sürece kaçınılmaz olarak fuhuş da var olacaktır. İnsanlık toplum düzeni tarihindeki tüm ezilen ve sömürülen sınıflar daima ezenlere birincisi ücreti ödenmeyen emeklerini ve ikincisi ‘efendilere’ kadınlarını metres olarak sunmak zorundaydılar,” ifadesi devreye girer.

Fuhşun, Marksist klasiklerde geçtiği her noktada olduğu gibi Lenin’in bu ifadesinde de konu, bir cümlelik dar bağlam içinde değil de, ne anlatılmak istendiği üzerinden değerlendirilmelidir. O zaman meselenin yalnızca ücretli kölelik değil, genel anlamda kölelik olduğunu, rıza ile zorunluluğun iç içe geçtiğini, diğer bir ifadeyle rızayı da zorunluluğu da anlamak için sistemin işleyişini doğru anlamak gerektiğini görürüz.

Yozlaşma

Yozlaşma, emperyalist sömürü aracılığıyla yerel kültürlerin yok edildiği ve bütünlüklü biçimde burjuva kültürünün dahi oluşturulamadığı koşullarda ortaya çıkan bir kültürsüzlük toplamıdır. Yani hiçbir yerleşik kültürde bizim tanımladığımız tarzda yozlaşma yaşanmaz. Eğer bir yozlaşma varsa bu, değerlerin yozlaşmasıdır. Ortak kültürel değerlerin toplumda oluşmamasıdır. Ortak kültürel değer yoksa yozlaşma vardır ve bu gerçekte sistemin bir uzantısıdır; hatta sistemin bir biçimde bilinçli tercihidir.” (Devrimci Hareket, 2006)

Evet, fuhuş da uyuşturucu da bir yozlaşma aracıdır. Ancak sistem, bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde görülür ki, yaygınlaşan yeni sömürgecilik, bir yanıyla da emperyalist kültür eşliğinde kapitalizmin toplumun kılcallarına dek nüfuz etmesidir. Dolayısıyla etkisi, fuhuş ve uyuşturucu ile sınırlı olmayan çok daha geniş boyutlardadır. Hatta diyebiliriz ki, meselenin salt fuhuş ve uyuşturucuya indirgenmesi, ahlak bağlamında öğretilmiş dar bir algılayışa işarettir.

Derinliğine sömürü yani emperyalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması demek olan yeni sömürgecilik, aynı zamanda emperyalist kültürün yaygınlaşması, derinleşmesi, ruhsal dünyada açtığı çukuru büyütmesidir. Bu anlamda diyebiliriz ki, çürüme de evrim geçirmekte, derinliğine ve genişliğine boyut büyütmekte, gün dünü aratır hale gelmektedir. Örneğin “Komşusu aç iken tok yatmamak”, “Kişinin tek başına veya parayla mutlu olamayacağına inanmak” gibi toplumsallık içeren ölçüler, yerini katışıksız bireysellik kokan “Dünyayı kurtarmak sana mı kaldı?”, “Hayatını yaşa!” biçimindeki ölçülere bırakmış durumda. Tam da bu nedenle, yozlaşmayla mücadelenin başarıyla yürütülebilmesi için, öncelikle yozlaşmanın ne olduğu doğru tanımlanmalıdır.

Devrimciler, bir taraftan meta ve mülkiyet ilişkilerini yansımalarıyla bir bütün halinde değerlendirmeli, diğer taraftan stratejik olanla güncel olanı birbirine karıştırmadan bölgeye dair uygulanabilir, inandırıcı bir çalışma programı oluşturmalıdır.

Her sistemin kendi ahlak kurallarını yaratıp dayattığı biçimindeki gerçeklik ıskalanarak, mesele basit anlamda “ahlaksızlık” paydasında değerlendirilip mücadele hedefi haline getirilirse; niyetten bağımsız olarak, fuhşu sanki keyfi bir tercihmiş gibi gören kesimlerin duruşuna hizmet edilir. Bilindiği gibi bu kesim, fuhuş yapan kadınları ahlak ve toplum dışı iğrenç yaratıklar olarak değerlendirir ve onlara tecavüzden öldürmeye kadar her şeyi reva görür.

Öğretilmiş toplumsal yanlışların kapsamında ve ezilen-sömürülen cins gerçekliğinin devamı olarak kadın, vücudunu tek bir erkeğe (kocasına) geçimi karşılığında satması için yönlendirilir. İşte bu satış işlemi meşru, ahlaklı kabul edilir. Aynı işlemin daha çok kişiye yapılması ise gayrimeşru, ahlaksızlık vb. olarak değerlendirilir. Mahalli çalışma yapan devrimciler, bu gerçekliğin bilincinde olarak hareket etmeli; söz konusu meşruiyet ölçüsünün tarafı da olmamalı, aile olgusu üzerinden mülkiyet ilişkilerinin her gün yeniden üretilmekte olduğu gerçekliğini de yok sayıp üzerinden atlamamalıdır. Toplumda iki kez sömürülen-ezilen kadının özgürleşmesi, genel boyutuyla toplumun özgürleşmesinde en önemli bileşenlerden biridir. Bu kapsamlı konu, hak ettiği önem ve hassasiyette ele alınmalıdır.

Bırakalım kapitalizmi, henüz aşılamamış olan feodal kültür ve değer yargıları da kadını toplumsal tutsak haline getiren zincirleri kalınlaştırmakta, esaretteki kelepçe sayısını artırmaktadır; değer veriyor veya koruyor gibi görünse de gerçekte kadını ahlak-ahlaksızlık cenderesi altında daha da boğucu bir köşeye sıkıştırmaktadır.

İşte kapitalizm, kadını feodal peçenin ve çitlerin dışına çıkarır; ama sınıfsal çıkarları bağlamında onu ucuz işgücü olarak kullanır veya kurumsallaştırdığı fuhşun bir nesnesi haline getirir. Bu boyutuyla kapitalizm, kadının üzerindeki baskıyı ve sömürüyü azaltmamış, aksine artırmıştır. Bir ev kapsamı içinde koca tarafından uygulanan baskı ve sömürü, daha çok kişi tarafından çeşitlenerek uygulanır hale gelmiştir.

Fuhuş olgusunun yaygınlığı, cinselliğin çarpık algılanışından, bu konudaki baskı ve yönlendirmelere kadar çeşitli nedenlerle beraber değerlendirilmelidir. Çocukluktan itibaren baskılanan, doğal ve özgürce yaşanmasına imkan tanınmayan cinselliğin çarpık gelişimi, çarpık ihtiyaçları da koşullamakta; toplumun büyük bir kesiminde, erkeklerin pek çoğunun gözünde genel veya özel evlerde kadınlarla ücret karşılığı cinsel ilişki kurmayı meşru hale getirmektedir. Bu gerçeklik, fuhuş konusunu daha dikkatli biçimde değerlendirmeyi, babadan oğla geçen feodal yönlendirmelerin de burjuva ahlak anlayışının da etkisinde kalmadan alternatif bir bakış açısı oluşturmayı ve mücadele olgusunu suç-ceza aralığına sıkıştırmadan ele almayı gerektiriyor.

Devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla, çok kapsamlı ve sistematik biçimde geliştirdiği yozlaşma, ancak halkın içinde alternatif yaşam biçimi geliştirilerek önlenebilir. Halk, bilinçlendiği oranda yozlaşmanın her biçimine karşı direnci büyütür ve yozlaşma tohumlarının filiz vermeyeceği bir toprak haline gelir.” (Devrimci Hareket, 2006)

 

MÜLKİYET, META VE FUHUŞ

Kapital’de meta fetişizmine değinen Marks, kapitalizmde metaların amuda kalktığını söyler. Buna göre, fetişleştirilen meta, bir kişilik kazanır ve kendinde bir amaca dönüşür. Öğretilmiş ilişkilerin rutin halde yürüyen günlük biçimlerinde insan, kişilik kazanmış olan metanın esiri olduğu oranda kendi kişiliğini kaybeder; ruhuyla, kalbiyle ve beyniyle bir bütün halinde metalaşır. O andan itibaren her şeyin bir fiyatı vardır ve hiçbir değer, yaşamda hiçbir durak kalıcı değildir; zemin kayganlaşır, her an her yöne savrulmak olası hale gelir. Lenin, “Kapital iktidarda kaldıkça; değil yalnız toprak, değil yalnız insan emeği, değil yalnız insan kişiliği, değil yalnız vicdan, değil yalnız aşk, değil yalnız bilim, her şey, her şey alınıp satılacaktır.” der. (Bkz. Devrimci Hareket, Sayı: 44)

Genel anlamda metalaşma, özelde cinselliğin metalaşması (ve genel anlamda fuhuş), yukarıdaki kapsamdan koparılmadan bütünlük içinde ele alındığında, neden-sonuç diyalektiğinin kurulabilmesi ve panzehirin doğru yerde araması olanaklı hale gelir.

Sınıflı toplumlar boyunca fuhuş, egemen sınıfların bir yanıyla karşıymış gibi durdukları, diğer yanıyla teşvik ettikleri bir olgu olarak giderek kapsam büyütmüş; açık biçimiyle koca bir sektör haline gelmiş, örtük biçimde ise evlilik üzerinden meşrulaştırılmıştır.

Kimine entelektüel gevezelik gibi gelebilir; ama yozlaşmayla mücadeleyi stratejik ufukla ilişkilendirerek daha kapsamlı ve programlı biçimde yürüteceksek; fuhuş nedir, uyuşturucu nedir sorularıyla işe başlamak gerekiyor.

Marks ve Engels, Manifesto’da üretim araçlarının ortaklaşa kullanılması vurgusundan hareketle burjuvaların, kadınların ortak kullanılacağı sonucunu çıkarmış olmaları üzerine yaptıkları değerlendirmede sisteme içkin “meşru fuhuş”a dikkat çeker.

Proleterler arasındaki bütün aile bağları, modern sanayinin etkisiyle kopup parçalandıkça çocukları alınıp satılan basit birer mal ve iş aracına dönüştükçe, aile ve eğitim üzerine ana baba ile çocuk arasındaki kutsal ilişki üzerine burjuva gevezelikleri daha da iğrençleşiyor.

Ama siz komünistler, kadınların ortaklaşa kullanılmasını getireceksiniz diye bir ağızdan yaygarayı basıyor bütün burjuvazi.

Burjuva, karısını basit bir üretim aracı olarak görür. Üretim araçlarının ortaklaşa kullanılacağını duyunca pek doğal olarak, her şeyin ortak olmasının kadınların da ortak olmasına yol açacağından başka bir sonuca varamaz.

Gerçek amacın, kadınların salt birer üretim aracı konumuna son vermek olduğu, burjuvanın aklının ucundan bile geçmez.

Kaldı ki, burjuvalarımızın komünistler tarafından açıkça ve resmen kurumlaştırılacağını ileri sürdükleri, kadınların ortaklaşa kullanılması karşısında duydukları erdemli öfkeden daha gülünç bir şey olamaz. Komünistlerin kadınların ortaklaşa kullanılmasını getirmelerine hiç gerek yoktur, çünkü bu, zaten hemen her zaman vardı.

Resmi fuhşu bir yana bırakalım, yanlarında çalışan proleterlerin karılarını ve kızlarını el altında bulundurmakla yetinmeyen burjuvalarımız, birbirlerinin karılarını ayartmaktan sonsuz bir zevk alırlar.

Burjuva evliliği gerçekte, evli kadınların ortaklaşa kullanıldığı bir sistemdir. Bu yüzden de komünistler, olsa olsa kadınların ortaklaşa kullanılmasını ikiyüzlülükle gizlenen bir şey olmaktan çıkarıp resmi, aleni bir şey haline getirmek istemekle suçlanabilirler. Kaldı ki, bugünkü üretim ilişkilerinin ortadan kalkmasıyla birlikte, kadınların bu sistemden kaynaklanan ortaklaşa kullanılmasının, yani resmi ve gayri resmi fuhşun da yok olacağı apaçıktır.” (abç)

Marks ve Engels’teki bu tanımlar, fuhşun devlet eliyle genelevlerde vergilendirilerek veya vergisiz özel biçimde kimi kadınların cinselliğinin para karşılığı satılmasından ibaret olmadığını anlamak, dolayısıyla neyle, nerede, nasıl mücadele etmek gerektiğini bilmek açısından önemlidir. Burjuva evliliğin böyle bir anlam içinde değerlendirilmesi, mücadelenin verilmemesi gerektiği sonucunu elbette doğurmaz. Ancak bu gerçeklik, mücadeleyi daha uzun soluklu ve zorlu kılar.

Fuhuş, mahallede cinselliğini pazarlayan birkaç kadından ibaret zannedilirse, o kadınların bir şekilde etkisizleştirilmesi çözüm gibi görünür ve mücadele hafife alınmış olur. Gerçekte ise ne fuhuş, o göz önündeki birkaç kadının para karşılığında cinsel ilişkiye geçmesinden; ne de uyuşturucu, esrar satışından veya kullanımından ibarettir.

Toplumun kılcallarına dek yayılan kapitalizmin şu veya bu biçimi ile mücadele etmeyelim demiyoruz.Amacımız, olguya bakıştaki ufku genişletmek ve sonuçları doğru anlayıp doğru mücadele hedefleri seçebilmek için nedenlere işaret etmektir.

Devrimciler, on yıllar öncesinde de kapitalizmin çürütücü etkisinden, yozlaşmadan söz ederdi. Örneğin, “insanlar seks filmi izliyor veya arabesk müzik dinliyor diye suçlayamayız; ama olumlayamayız da…” denirdi. Bunun anlamı, söz konusu filmlerin ve müziğin yozlaştırıcı etkisine rağmen, izlenmesi gereken yolun, çürümenin kapsama alanına giren halk kesimlerini cezalandırmak değil, o alanın dışına çıkabilmelerini sağlamak için çok yönlü bir programı adım adım uygulamaktır.

Balzac’ın “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti” adlı eserinde belirttiği gibi “İnsan, göre göre kötülüklere alışır, yapılanları boş verir; önce yapılan kötülükleri onaylamaya başlar, sonunda kendisi de yapar. Hiç durmadan utanç verici ve sonu gelmeyen uzlaşmalarla lekelenen ruh zamanla pörsür, asil düşüncelerin zembereği paslanır, bayağılığın zıvanaları yıpranır ve kendi kendine dönüp durur. Karakterler gevşer, yetenekler yozlaşır…” Bugünün koşullarını anlatırcasına yapılan bu tanım, yozlaşmanın boyutunu olduğu kadar, onunla mücadelenin ne denli zorlu bir süreç olarak düşünülmesi gerektiğini de ortaya koyuyor.

Fuhuş, Sosyo-Ekonomik İlişkilerden ve Ahlak Tanımından

Bağımsız Ele Alınamaz

Yukarıda anlattıklarımızdan da anlaşılacağı gibi konu, ahlak olgusuna yaklaşımla doğrudan ilintilidir. Ahlak ise, keyfi olarak belirlenecek bir olgu değil, toplumsal çelişmelerle bizzat ilintisi olan sınıfsal bir meseledir.

Kalinin;  “Maneviyat, ya da ahlak, insan toplumunun oluşumunun başlangıcından beri vardır. Ve onun ekonomik gelişmesiyle belirlenir.” tespitini yaparak Engels’ten bir alıntıya başvurur: “Değil mi ki toplum şimdiye dek sınıfsal çelişkiler içinde gelişmiştir, ahlak da daima sınıfsal olmuştur; bu ahlak ya egemenliği, ya egemen sınıfların çıkarlarını haklı göstermiş, ya da baskı altında bulunan, fakat artık bu egemenliğe karşı yeterli derecede sağlamlaşmış olan sınıfın nefretini ifade etmiş ve baskı altındakilerin ilerdeki çıkarlarını savunmuştur.” (Anti-Dühring)

Mevcut sosyo-ekonomik durumun giderek büyüyen çapta bir fuhuş sektörü üretmesi, çok sayıda kadının özel veya genel evlerde bu sektörün birer aracı haline gelmesi; ahlak tanımının da (kimi kişilerin, davranış ve eğilimlerin kriminalize edilmesi yerine) bu toplam gerçeklik içinde ele alınmasını gerektiriyor.

Çok daha ileri toplumsal ilişkilerin (sosyalizmin) gerektirdiği ahlaki ölçüleri, önümüze bir amaç olarak koymak ve kendi yaşantımızla örnek oluşturup yol göstermek başka bir şeydir; insanlara bu ölçüleri ceza tehdidiyle dayatmak ve o büyük dönüşümün bir çırpıda (telkin veya tehditle) olacağını sanmak çok daha başka bir şeydir.

Her şeyin alınıp satıldığı bir sistemde, ihtiyaç duyan, itibar gibi ahlakı da satın alır. Bu mülkiyet, çıkar ve rant kabusunun etkisine girmeden; hemen her şeyi biçimlendiren, Marks’ın deyimiyle “iyiyi kötü, kötüyü iyi; çirkini güzel, güzeli çirkin; haklıyı haksız, haksızı haklı yapan” paranın esiri olmadan yaşayabilmek başlı başına bir dirençtir. Bu direnç, gündelik yaşamın bir bütün halinde devrimcileştirilmesini, bunun gereklerini bir kimlik edinmeyi, yani örgütlü bir duruşu gerektirir.

Ahlak tartışmalarında sınıfsallığın dışına çıkıldığı andan itibaren ölçüler keyfileşip şahsileşir; örneğin “seks işçiliği diye bir meslek yoktur” demek de bir çeşit ahlaki yaklaşımdır. Olgulara sınıfsal bir perspektifle bakmanın adı olan Marksizm; eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği olduğugibi fuhşu da burjuva tanımlardan farklı biçimlerde ele alır.

Marks, 1844 El Yazmaları’nda, “Fuhuş yalnızca, işçinin umumi fahişeliğinin özel bir ifadesidir,” der ve fuhşun içine sadece fuhuş yapanın değil onu o duruma düşürenin de girdiğine dikkat çeker. Bu cümle, yukarıda Manifesto’dan aktardığımız “çocukları alınıp satılan basit birer mal ve iş aracına dönüştükçe” ifadesiyle beraber düşüldüğünde görülür ki, Marks’ta fuhuş, yaygın algının ve kabulün ötesinde, cinsellikle sınırlı olmayan bir bağlam içinde geçmektedir.Bu duruşa göre insanın sadece cinselliğini değil emeğini, düşüncesini, sanatını, yetenek ve tecrübesini satması da bir zorunluluğun ifadesidir; kapitalizmin her gün yeniden üretilmesine hizmet eder; dolayısıyla bozulmayı, değer erozyonunu derinleştirir.

Sanıldığının aksine, cinselliğin iktisadi alanın bir parçası haline getirilmesi, fuhuşla değil, aile olgusuyla gerçekleşmiştir. Ve bu nitelik, her şeyin metalaştığı kapitalizme dek çeşitli evrimler geçirmiştir. Kısacası, her şeyin metalaştığı bir yerde cinsellik ve hatta aşk da metalaşıyor; işin içine çıkar hesapları, para vb. giriyor. Bir meslek diğerine göre daha onurluca veya onursuzca olsa da sonuçta toplam resim, Marks’ın deyimiyle (insanlığı değil) “insanlık öncesini” tanımlıyor. İşte biz, tepeden tırnağa bir çürümeyi ifade eden bu sisteme alternatif ararken, içinden salt bir olguyu veya o olgunun mağduru kişiyi çekip aldığımızda; onursuzca pek çok mesleği görmezden gelip sadece bir tanesi için “bu meslek değil” dediğimizde hem algıyı hem de mücadelenin ufkunu ve kapsama alanını daraltmış oluruz.

“Seks işçiliği” tanımının teşvik edici veya meşrulaştırıcı olduğu yaklaşımı da gerçeği yansıtmıyor.Tersinden düşünelim, eğer sistem insanlara kendi hayatını idame ettirebilme, ihtiyaçlarını karşılayabilme ve cinselliği de istediği gibi yaşayabilme olanağı sunsaydı, fuhuş gibi bir sektör ortaya çıkmaz, buna zemin oluşmazdı. Ama sistem, pek çok insana farklı bir şekilde yaşamını sürdürebilme olanağı bırakmadığı için, kimileri (çeşitli zorunluluklar eşliğinde) seks işçisi oluyor. Dolayısıyla burada ahlaksız olan, kadın değil, onu o hale getiren sistemdir. Aynı sistem, köleliğin ücretle kamufle edilmiş olanından “çocuk işçiler”e, zorunlu evliliklerden “çocuk gelinler”e ve başlık parasına kadar tüm nitelikleriyle bir bütün halinde insanlık dışıdır; ahlaksızlık ve çürüme zeminidir. Hangi meşru kılığa sokulursa sokulsun, işçi çocuğun sermayeye veya kız çocuğunun kocaya satılması, gerçekte her şeyin meta kalıbına döküldüğünün ve paranın en aşağılık fiile bile meşruiyet kazandırabildiğinin göstergesidir.

Tarihsel gelişimin bir döneminde insanlar, hiçbir kural olmaksızın doğal ve özgür biçimde cinselliği yaşadılar. O zaman için ilişkinin o biçimi, mevcut ahlak sınırları içindeydi. Süreç içinde değişen sınıfsal ölçüler, ahlaki ölçüleri de değiştirdi. İşte bu sınıfsal ve ahlaki evrimin bilincinde olan devrimciler, egemen sınıf ahlakının ölçülerini reddederken kendi ahlakları adına bir dayatma içinde olmaz, bilinçlendirici/dönüştürücü rol oynar; bugünkü egemen ahlak yönlendirmesi kalktıktan sonra ilişkilerin nasıl olacağı sorusunun yanıtını ise, o günün insanlarına bırakır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Engels) (****)

 

II-MAHALLİ ÇALIŞMA

İTİRAZLA ALTERNATİFİ BARINDIRAN BİR BÜTÜNDÜR

 

Mahalle Çalışmasının Amacı Nedir

Devrimciler Bir Mahalle Çalışmasından Ne Bekler?

Genellikle mahalli bölgeler emekçi kesimlerin yaşama alanlarıdır. Bu alanlarda yaşayan halk kesimlerinin önemli bir kısmı bir dönem aile bağlarının, dayanışmanın vb daha güçlü ve doğrudan olduğu köyden buraya göç etmiş durumdadır. Emperyalizmin doğrudan müdahalesiyle yaşanan bu mekan değişimi, sadece barınma, geçinme vb sorunları değil, feodal düzlemde de olsa var olan sosyal bağların parçalanmasını ve giderek yalnızlaşmayı beraberinde getirmiştir. Kişi artık, iş kavgasından yaşam kavgasına kadar, sistemle girdiği kültürel, ekonomik, sosyal her ilişkilenmede bir baskı ve yalnızlaştırmayla karşı karşıyadır.

Daha önce, aynı aileden, aynı aşiretten, aynı köyden olmak gibi değer yargılarıyla yaşayan insanların o bağlardan koptuktan sonra farklı bir değer yargısıyla bir araya gelmesi gerekiyor. Artık o feodal bağların yerini, aynı yerde, aynı koşullarda çalışıyor olmak veya iş bulamayıp işsiz kalmak gibi nitelikler almıştır. Sistem karşısındaki yalnızlığı yenmenin ve dayanışma eğilimlerini örgütlemenin zemini farklılaşmıştır. Sınıf kimliği, bireysel kimliğinin önüne geçmiştir. Kişi, bunun bilincine varabildiği oranda, yaşadığı mahallede veya iş yerinde sınıf kardeşleriyle daha nitelikli bir dayanışma içine girer, aksi takdirde sistemin tüm saldırıları karşısında yalnız ve savunmasız hale düşer. İşte bu zıt olasılıklar, sistemin kişiye dönük teslim alma amacı ile devrimcilerin uyandırma/bilinçlendirme amacını karşı karşıya getirir. Bu karşı karşıya gelişte, toplumsal olanın bireysel olanı (sistemi ifade eden duruşu) yenmesi, kişinin kaderini eline alıp bedel ödemeyi de göze alarak daha ileri noktalarda saf tutması kolay olmaz; zemin ve sosyal konum değişikliğinin insanları bir anda sınıf bilinçli hale getireceğini düşünmek, hem gerçeğe uymaz hem devrimci çalışma, emek gerektiren bu zorlu etabı hafife almak anlamına gelir.

Devrimcilerin amacı, emekçi halkları sistemin her türlü baskısını göğüsleyebilecek hale getirmektir.Sistem, giderek her türlü sosyal bağı çözülen, aidiyet duygusu sarsılan kişiye, yalnızlıkla özdeşleşmiş bir bireyciliği dayatır; başkasının omzuna basarak “kendisi” olmayı öğretir. Böyle bir duruşu, kültürel-ideolojik yönlendirmelerle meşru gösterir. Gerçekte bu, mülkiyet ilişkilerinin kişinin yaşamındaki tezahürüdür; asimile eden, ehlileştiren yeni sömürgecilik ilişkisinin sistem tarafından amaçlanan planlanmış sonucudur. Dayanışma eğilimleri yerine, insanlar çıkar ilişkileri temelinde rakip duruma düşürülür, ayrıştırılarak parçalanır. Böylece, her türlü direnme eğilimi yok edilen kişi, savunmasız ve işgücünü sermaye kesimlerinin istediği koşullarda satmaya hazır hale getirilir.

İşte uyuşma, tam da bu noktada gündeme gelir. Yalnızlaşan ve sorunlarıyla baş edemeyen kişi, sorunlardan kaçmanın yolunu çeşitli savrulmalarda, kendini uyuşturma vb yöntemlerde bulur. Tabii bu, sistemle bağı olsa da olgunun bir yanıdır. Diğer yanı ise, sistemin uyanık bir halk yerine uyuşmuş, edilgen ve kaderci bir halkı tercih etmesi, bunun için hiçbir masraftan, yöntem ve araçtan kaçınmaması; şans oyunlarından sınıf atlama düşlerinin pompalanmasına, kimyasal uyuşturucudan ideolojik uyuşturucuya kadar pek çok olguyu bizzat devlet imkanlarıyla organize edip büyütmesidir.

İnsanları yozlaştırıp sistemin karşısında dik durmasını engellemek, egemen sınıfların toplumla ilişkilerinde en temel tercihlerinden birisidir. Bu bağlamda yozlaşmayı, uyuşturucu ve fuhuştan; uyuşturucuyu, esrar vb. kullanımından; fuhşu da mahalledeki birkaç kadının para karşılığı ilişkiye girmesinden ibaret görmek, sorunun boyutunu, dolayısıyla da müsebbibini ve kiminle, kime karşı, nasıl mücadele etmek gerektiğini anlamamaktır.

Uyuşma, bir çeşit fiziki ve fikri-ruhsal edilgenlikle, iradesizleşme ve teslimiyetle özdeş düşünüldüğünde, bunun kapsamına bir bütün halinde emperyalist kültürün girdiği (dinden eğitime, TV’den aileye vb); cinselliğin tabu haline getirilip yasaklanmasının da, yaşamda en temel mesele haline getirildiği uçlaşmış örneklerin de aynı bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiği görülür.

Devrimciler, egemen sınıfların tersine, insanları uyandırıp bilinçlendirmeyi, özgüveni büyütmeyi ve ortaklaşmış amaçlar etrafında örgütleyerek sistemin karşısına dikmeyi amaçlar. Bu çalışma, planlı-programlı, uzun erimli ve sabırla yapıldığında, görülecektir ki, bize düşen görev, sistemin karşısında çıkış bulamadığı için uyuşmayı tercih etmiş, dolayısıyla sistemin mağduru haline gelmiş olanları cezalandırmak değil, çıkış yolu göstermektir. Bu bağlamda biz; yalnızlaştıran, tekleştiren ve çaresizleştiren sistemin antiteziysek eğer, bizim gibi düşünüp bizim gibi yaşamayan kesimler dahil, toplumun egemen güçleri dışında kalan tüm halk kesimleriyle ortak paydalar bulabilmeyi başarmak durumundayız.

Halkın Sorunlarının Halkla Beraber Çözülmesinin

Pratiği Olarak Direniş Komiteleri

İnsanların, temel ihtiyaçların karşılanmasından barınmaya, iş yaşamında karşılaşılan sorunlardan işsizliğe ve kültürel meselelere kadar pek çok konuda benzer problemler yaşıyor olması, ayrıştırıcı ve parçalayıcı müdahaleler karşısında bütünlüklü hareket etmeyi ve ortak değerler paydasında bütünleşmeyi gerekli kılar. Tam da bu bağlamda,halkın sorunlarının halkla beraber çözülmesi konusunda akla Direniş Komiteleri pratiği geliyor.

Bugün mahalli bölge çalışmalarında Direniş Komiteleri pratiğinden esinlenerek sorunlara çözüm üretmek için, Direniş Komitelerinin konu bağlamındaki niteliğinin doğru anımsanması gerekiyor. Direniş Komiteleri’nin, yoğun faşist saldırıların insanların yaşamına kast eder hale geldiği koşullarda, söz konusu faşist saldırıları göğüsleyebilmenin, sokakta (bizzat yaşamın içinde) faşizmi geriletebilmenin bir aracı olarak ortaya çıkmış olması, söz konusu örgütlenmelerin salt bu niteliğiyle anılmasını beraberinde getirdi. Gerçekte ise Direniş Komiteleri’nin, faşist saldırılar karşısında ortak tutum almak dışında da nitelikleri/amaçları vardı. Örneğin kimi bölgelerde, doğrudan faşist saldırılar olmasa da sistemden kaynaklanan ekonomik, kültürel vb saldırılar söz konusuydu. Direniş Komiteleri’nin bir niteliği de alternatif yaşamın nüvelerini bağrında taşımasıydı; sistemin dayattıklarının dışında, daha insanca yaşama koşullarının, dayanışma eğilimlerini geliştirmenin ve ortak değerler üretebilmenin zeminini oluşturmasıydı. Bu bağlamda Direniş Komiteleri, sistemden kaynaklanan halk içi çelişmelerin güncel karşılığıyla yer yer uğraşmak durumunda kalmış olsa da, temel olarak, mahalledeki tekil kimi sorunları çözmeyi kendine vazife edinmek yerine,sorunların nedenini ortadan kaldırmayı hedefledi.

Bugün de yapılması gereken, sistemden kaynaklanan tek tek sorunlarla uğraşmayı kendine vazife edinmiş asayiş birimleri oluşturmak yerine, sistemin devamı olan anlayışı, kavrayış ve pratiği kökten reddedip onun alternatifi olan bir yaşam biçimini hayata geçirmektir. Organlaşma da mücadele de bunun için olmalıdır. Devrimcilerin, insanları çeşitli biçimlerde uyuşturan, doyumsuzluğun da çarpık doyum yollarının da müsebbibi, tekil veya genel fuhuşun gerçek nedeni sistemle mücadele ediyor olması, tekil hiçbir yansımayla muhatap olmayacakları anlamına gelmiyor. Ancak bu yapılırken; birincisi, temel-tali ilişkisi bağlamındaki denge iyi kurulmalı, ikincisi devrimcilerin mücadele araç ve yöntemleri hiçbir açıdan sınıf karşıtlarına benzememelidir; her konuda alternatif üretebilmek için gerekli olan sabırdan da emekten de kaçınılmamalıdır.

Devrimcilerin eğitim ve ikna anlayışı gibi ceza anlayışı da sisteminkinden farklı olmalı; neden-sonuç ilişkisi koparılmadan değerlendirme yapılmalıdır. Bizlerin direnç ölçülerine ve değerlerine göre insanlar işsiz de kalsa, mecbur da bırakılsa onurunu sonuna dek korumalı, cinselliğin metalaştırılmasını da uyuşturucu kullanım ve ticaretini de tercih etmemelidir. Ancak çalışabilir yaştaki genç nüfusun yüzde 40’ının işsiz olduğu, onur algısının, bu konudaki tanımın ve değerlerin sistem tarafından dejenere edildiği koşullarda, halkın daha ileri bir bilinç ve direnç seviyesine ulaşması sürecini hafife alarak, kendi ölçülerimizi dayatmak, doğru/gerçekçi olmaz. Ne denli zor ve zaman alıcı olursa olsun, halkın bizi anlamasını, ölçülerimizi benimsemesini sağlayan (mücadeleyi de ikna ve eğitimi de içeren) bir süreç yaşanmalıdır.

Mevcut araştırmalar, fuhşun bir sektöre dönüştüğünü, Türkiye’de bu sektörde dönen paranın en az 3-4 milyar dolar olduğunu gösteriyor. Pastanın büyüklüğü, pay sahiplerinin sayısını da çeşitliliğini de çoğaltıyor. Örneğin bu alandaki kadınların yüzde 30’unu kocalarının pazarlıyor olması, meselenin kadının iradesiyle sınırlı olarak görülmemesi gerektiğine dair önemli bir veridir. Bu bağlamda düşünüldüğünde görülecektir ki, böyle bir soruna devrimcilerin müdahale ediş şekli, hem sistem hem de kocası tarafından ezilen kadını, daha ileri bir halk ahlakı adına cezalandırmak olmamalıdır. Gerçekte kolaya kaçmak anlamına da gelen bu tarz, niyetten bağımsız olarak uygulayıcılarını, mücadelenin farklı zeminlerinde stratejik ufuklu bakmak yerine günü kurtarmakla yetinen kesimlerle (örneğin sorunları dışa vurdukları tekil bağlamlar içinde ele alan feministler, çevreciler vb kesimlerle) yöntemsel olarak yan yana düşürür.

Mahalle Çalışmaları Devrimcilerin Nitelik ve Ufkunu Yansıtan Bir Aynadır

Mahalle çalışmaları, devrimcilerin değerlerinin somutlandığı bir alandır; nasıl bir yaşam, nasıl bir gelecek öngördükleri bağlamında bir aynadır. Bu açıdan, kendi aralarındaki ilişkiler, söz ile eylemleri arasındaki tutarlılık büyük önem taşır. Bu konuda gerçekçi olmak ve olgunun içerdiği paradoksu görerek hareket etmek gerekiyor.

Gerçekte devrimci yapıların kitle yapısı büyük oranda küçük burjuva kökenlidir. Sahip oldukları kültürün, eğilim ve alışkanlıkların aşılması çok uzun ve zorlu bir süreç gerektirir. Bu nedenle, söz konusu eğilimlerin varlığı bilinerek o eğilimlerle mücadeleye ara verilmeden yola devam edilir. Yani bir anda sistemden bütünüyle arınmış steril bir ortam ve buna uygun ilişkiler oluşturmak mümkün değildir. Bu gerçeklik devrimcilere, sorunları bilerek, sorunlarla beraber yürümek gibi bir sorumluluk yükler. Lenin’e, “Devrim yolu Nevski Bulvarı gibi düz ve engebesiz değildir…”;Mahir’e, “Devrim yolu engebeli, dolambaçlı ve sarptır,” dedirten gerçekliğin bir boyutu da budur. Sınıflar mücadelesi bizzat örgütlü ilişkilerin içinde de sürer.

İşte tam da bu nedenle, yani devrimciler kendi iç ilişkilerinde bile kapitalizmin etkilerini yok edememişken, en ileri toplum modelinin ilke ve normlarını halka dayatmaları doğru (ve sonuç alıcı) olmaz.

 

Devrimcilerin Kimliğinde Red ve Alternatif Bir Arada Bulunur

Kötülerle ve kötülükle mücadele etmek, yanlışı doğrusuyla beraber göstermek, halkın sisteme karşı mücadelesini örgütlemek, devrimcilerin kimlik gerekleri içinde yer alan görev ve niteliklerdir. Ancak genel boyutlarıyla amacı bilmek, o amaca doğru araç ve yöntemlerle ulaşabilmek için yeterli değildir. Devrimcilerin topluma müdahalesi, hiçbir açıdan sistemin müdahalelerine benzemez; benzememelidir.

Devrimci ilişkileri burjuva ilişkilerden ayıran nitelik, meta ve mülkiyet ilişkilerinin dışında benimsenmiş değerler bütünü etrafında gönüllülük temelinde şekillenmesidir. Orada zor, dayatma vb yoktur. Disiplin, eğitimin aracı değil sonucudur; yaşamın ilkeliliğinin andaki tezahürüdür.

Böyle bir kapsam içine (bu kapsamın işaret ettiği değerler sistemine) bir anda girmesi beklenmeyen topluma, çeşitli araç ve yöntemlerle gidilir. Gerçekler anlatılır, bilinçlendirme faaliyeti yapılır ve alternatif yaşam biçiminin benimsenmesi sağlanır. Bu çalışma, sabır gerektiren, uzun ve zorlu bir çalışmadır. İnsanların alışkanlıklarını aşması, yaşamda yön ve yöntem değiştirmesi bir anda olmaz. Böyle bir çalışmanın yapıldığı süreçte sistem, çeşitli araç ve yöntemlerle karşımıza dikilir, ayak bağı olur. İşte devrimci çalışma sırasında, ayağımıza dolanan bağlar, engel olmaya çalışan güçler, uygun araç ve yöntemlerle etkisiz hale getirilir. Devrimci zor, böylesi anlarda ihtiyaç haline gelir. Başka çaresi olmadığı için, mevcut engeller şiddet yoluyla ortadan kaldırılır. Ancak böylesi somut engellerle, yozlaşmadan etkilenmiş (sistemin mağduru) kesimler eşitlenerek aynı muameleye tabi tutulmamalıdır.

Böyle bir sabır ve kavrayış eşliğinde toplumsal sorunlara yaklaşıldığında görülür ki, sistemin mağduru kadınların cezalandırılmasını bir çalışma tarzı haline getirmek, devrimcilik kavrayışında bir probleme/eksikliğe işarettir.

Devrimcilerin halka kendini dayatma lüksü yoktur. Bu, mikro zeminler için de makro zeminler için de geçerlidir. Aceleye getirilen Ekim devrimi uygulamaları (kamulaştırmalar vb) bu konuda öğretici pratiklerle doludur.Devrimcilerin mahalli bölge çalışmalarındaki başarısı, deyim yerindeyse şiddeti sert ve yaygın kullanabilmesiyle değil, bu aracı halka karşı kullanma ihtiyacı duymayacak bir çalışma yapabilmesiyle ölçülür.

Gerçekte devrimcilerin kültürel-ahlaki problemlere nasıl yaklaşması gerektiği, halk içi çelişmeleri nasıl ele aldığıyla dolayısıyla devrim anlayışı ve çalışma tarzıyla ilintili, temel önemde bir meseledir. Bu konudaki yanlış zincirleme pek çok yanlışı beraberinde getirir.

Özetle söylersek; devrimciler, çalışma yapmak için uygun zeminlerden biri olarak seçtikleri mahalli birimlerde yaşayan halkın kendi içindeki ve kendileriyle (devrimci kadrolarla) çelişmelerini halk içi çelişme olarak görür; antagonist olmayan (uzlaşır) çelişmeler kapsamında değerlendirir; çözüm için geliştirdiği araç ve yöntemleri buna göre seçer.

Mahallelerde veya genel anlamda ülkede sistemin görünür veya örtülü haldeki varlığı, maddi veya kültürel boyutta oluşturduğu engeller, devrimcilerin hedefidir. Ancak, sistemin nerede olduğu, öz ile yansımanın nasıl ayrılacağı, kimin-neyin hedef olarak görülmesi gerektiği, kolay tayin edilebilen bir olgu değildir. Bu nedenle, devrimcilerin şiddeti doğru yere yöneldiğinde ön açıcı olurken, yanlış yere yöneldiğinde bozucu rol oynar ve halkı devrimcilerden uzaklaştırarak sisteme yakınlaştırır. Bu değerlendirme ve yöntem hatasının, bir diğer dışavurumu,dost-düşman ayrımında ölçü bulanmasıdır; dosta siyaset yasağıdır; sol içi şiddettir.

Pratik, Devrimci Değerlerin Nasıl Kavrandığının Turnusoludur

Devrimcilerin halkla ve kendi aralarındaki ilişkide ortaya koydukları pratik, değerlerin ne denli içselleştirilebildiğinin test alanıdır. Bilinir ki alan çalışmalarında, söz uçar pratik kalır. Neyin nasıl olması gerektiği konusunda ciltler dolusu yazı yazılmış olsa da ortaya konan pratik, grupsal çıkarları, mülkiyet ilişkilerini yeniden üretiyorsa, o yazılı külliyatın bir anlamı kalmaz. Bu bağlamda devrimcilerin, halkla ve birbiriyle temas noktalarında, değerlerini ifade eden doğruların eğilip bükülüp başkalaşmaması için, yani tutarlı görünüp örnek oluşturmak için azami bir özen ve hassasiyetle davranmaları gerekiyor.

Halk, devrimcileri eksik veya yanlış anlayabilir; devrimcilere düşen, kendini dayatmak değil, ne yapıp edip anlaşılmayı sağlamaktır. Benzer şekilde, dost yapılar arasında, farklı ideolojik-politik hatlara sahip olunması sebebiyle, güncel olayları yorumlama ve müdahale konusunda çeşitli biçimlerde farklar oluşabilir. Bu farkların, halk içi çelişmeler kapsamında değerlendirilip çatışmaya dönüşmemesi mümkünken, tersi sonuçlar doğurması, en azından dost-düşman ayrımına dair kavrayışta (dolayısıyla da değerlerin içselleşmesinde) bir probleme işarettir.

Bugün, henüz sorunlar küçük, anlaşılmaya ve aşılmaya müsaitken, dostlarla aynı zeminde ortak çalışabilme kültürünü geliştirip içselleştirmek, ileride daha büyük ve karmaşık sorunlar içeren süreçler için öğretici olacak, bir çeşit hazırlık işlevi görecektir. Unutmamak gerekir ki, halk saflarındaki çelişmelerin uzlaşmaz boyutlara taşınıp çatışma üretmesi, değerlerde aşınma ve bozulmanın dolayısıyla da yozlaşmanın bir biçimidir. Bu,yozlaşmaya müdahale konusu için de geçerlidir; mücadelede yanlış araç ve yöntemler, örgütsel ilişkiler içinde yozlaşmanın etkisinin aşılamadığının göstergesidir.

Sol İçi Çatışma da Yozlaşmanın

Kültür ve Değer Erozyonunun Sonucudur

Yukarıda pratiğin darlaştırılmasından,mücadelenin bir fiile, bir uygulamaya indirgenmesinden söz ettik. Benzer şekilde, halkla beraber bir bütün oluşturmaya ihtiyaç duymama duruşu/fikri, öncülerin de ortak bir noktada buluşmasını önlüyor. Kendini halk kesimlerine, dost yapılara dayatan tekelci bir duruş ortaya çıkarıyor.Bu da öncünün öncüyle, mevcut çeşitlilik içinde ortaklaşmasını güçleştiriyor. Bir çeşit yozlaşma olarak da değerlendirilebilecek bu durum, sol içi çatışmanın nedenlerinden biridir.

Devrimcilerin, ileri bir ufukla donanmış, planlı-programlı ve iradi bir çalışma yapıyor olması, “her şeyi ben bilirim, her şey benim istediğim biçimde olacak” duruşunu/fikrini beslememelidir. Gerçekte bu, devrimciliğin yol gösterici niteliği ile halkın katılımına açıklık arasındaki ilişkiyi doğru kavrayamamış olmaya işarettir; bugünden yarını kurma fikriyle uyuşmayan, iktidar organlarının bir bürokrasi yaratmaması için bugünden düşünceyi de uygulamayı da ortaklaştırma ufkuyla çelişen, kendini halka ve dost yapılara dayatmayı beraberinde getiren bir duruştur.

 

DEVRİMCİLİĞE DAİR

 

Devrimcilik Nedir; Mücadele Nerede, Nasıl; Hangi Amaçlarla,

Hangi Araç ve Yöntemlerle Yapılmalıdır?

Devrimcilik, itiraz + alternatiftir. Tek başına itiraz, diğer bir ifadeyle kötülüklerle yani sistemin yansımalarıyla uğraşmak yetmez, tek başına alternatif oluşturmak da. Devrimci iktidar döneminde uygulanacak yöntemleri hatırlayalım. Bir taraftan kapitalizmden kalma kötülüklerle mücadele edilecek, diğer taraftan alternatif yaşamın gerekleri adım adım hayata geçirilecektir. Böyle bir yaşam için hem maddi zemin oluşturulacak, yani ekonomik temel buna uygun hale getirilecek, hem de kültürel vb. açıdan yönlendirme yapılacaktır. Bugün de bu perspektif ışığında, sözle eylem, maddi yaşam koşulları ile amaçlanan yaşam biçimi arasındaki ilişki hassas biçimde ele alınmalıdır. Kapitalizmin yansımalarının yaşamın hemen her noktasında gözlendiği bugünün koşullarında, çok daha dikkatli olunmalı, en son söylenmesi veya yapılması gereken en başa alınmamalıdır.

Devrimcilerin yozlaşma sorununa bakışı, ahlak felsefesiyle, dolayısıyla “iyi nedir, iyi olana nasıl ulaşılır?” sorusuyla doğrudan ilintilidir. Bu sorunun yanıtlanması, kapitalizmi yansımalarıyla beraber bir bütün halinde kavramayı gerektiriyor. Kapitalizmi bilmeden/anlamadan sonuçlarıyla nasıl mücadele edeceğimizi bilemeyiz. Bu konudaki dar yaklaşımlar, pratiği ve mücadele hedeflerini de daraltır.

Dar ufukluluk, dar pratikçiliği doğurur. Sistemi, en çarpıcı kimi dışavurumlardan ibaret görmek, nedenle değil sonuçla uğraşmayı beraberinde getirebilir.Devrimcilik, sadece “kötüler”le mücadele değildir. Aynı zamanda alternatif yaşamın örgütlenmesini gerektirir. Alternatif yaşamı kimi ritüellerden ibaret sanmak, kapitalizmin yoksul mahallelerdeki tezahürünü fuhuş ve uyuşturucudan ibaret görmek; kapitalizmi de, tezahürünün ve alternatifinin nerede nasıl aranacağını da bilmemektir.

Keşke yozlaşmayla, dolayısıyla kapitalizmin bozucu etkileriyle mücadele, komutlarla ve yasaklarla başarılabilecek denli kolay olsaydı. Düşünün ki devrim sonrasında, değişimin objektif ve sübjektif şartlarının oluşması sebebiyle, kimi tekelleri dahi cezalandırmaya gerek kalmayabilir. Bu bilgi ve ufuk, devrimci iradenin girdiği yerlerde tehditten öte bir yaptırım gücü oluşturduğunu bilmek açısından önemlidir.

Kadının cinselliğinin meta haline getirilmesi, kadının iradi tercihi sonucu mu gerçekleşiyor? Cinselliğini satarak geçinen kadınların önemli bir kısmının işyeri genelev, patronu da devlettir. Başbakanın, “kısmetiniz geldiğinde seçici olmadan evlenin” dediği, nikâh vizesi sonucu her türlü istismarın meşru görüldüğü koşullarda, acaba ahlaksızlık sadece sokakta mı yaşanıyor?

Uç örnekleri göstererek yüksek tonlu tepkiler vermek, toplumun kendini aklarken/gizlerken kullandığı bildik bir yöntemdir. Bu yönteme soldan destek sunmak yerine, bu yöntem aşılmalı; sorunlarla doğru zeminde, doğru yöntem ve araçlarla mücadele edilmelidir.

Devrimcilik,

Suç-Ceza Grafiğine Sığdırılamayacak Denli

Kapsamlı Bir Olgudur Bir Yaşam Biçimidir

Sınırlı biçimde, özel durumlarda ve özel hedeflere karşı kullanılması gereken (son çare niteliğindeki) bir yöntemi, ilk ve sürekli başvurulan tek yöntem haline getirirsek, olgunun gerektirdiği bütünlüklü ve çok yönlü mücadeleyi gerçekleştirememiş oluruz. Niyetten bağımsız olarak, karşıtlarımıza benzeriz.

Her şeyin alınıp satıldığı bir düzende (ruhunu, değerlerini, sanatını vb satanlar varken) sadece bedenlerini satanların suçlu sayılıp hedef haline getirilmesi, başlı başına bir soruna işarettir. Bedenini satan da uyuşturan da sistemin mağdurudur. Elbette bu yaşam biçimini olumlamamalı ama mağduriyetini de artırmamalı. Bu durum, bir tekelci dururken, ekmek çalana saldırmaya benzer. Böyle yapmayıp “mülkiyet hırsızlıktır” diyeceksek; bedenini satana değil, her şeyi, ruhu, ahlakı metalaştırana saldırmalıyız.

Eğer fuhşu, açık ve dolaysız biçimde olanından ibaret görürsek ve nedenden kopuk olarak sonuçlardan hareket edersek, gerçekte sistemin mağduru olan bir kadın, hedefimiz haline gelir. Böylece onu döverek hem daha da mağdur hale getirmiş hem de fuhşun gerçek boyutunun ve kaynaklarının görülmesini, oraya inilerek mücadele edilmesini önlemiş oluruz.

Dar pratikçiliğin bu özelliği, devrimciliği ahlak bekçiliğine indirgemek, mahalli çalışmaları “suçlu” avına çıkılan bir alan haline getirmektir. Gerçekte ise devrimcilik, kapitalizmin sokağa yansımayan, örtük ve inceltilmiş biçimlerini açığa çıkarma ve dışavurumlarından çok kaynağıyla mücadele yöntemleri geliştirebilme ustalığıdır. Bu ise, küçük burjuvanın özellikleriyle çelişen bir niteliktir. Çünkü küçük burjuva sabırsızdır; kavgasız, patırtısız ve zamana yayılmış çalışmalar yapmayı sevmez. Zoru başarmak yerine kolaya kaçar, kısa vadede sonuç almaya çalışır. Tam da bu nedenle, sorunların kökenine inmeyen, dar pratikçi bir duruş sergiler.

Devrimcilik, Her Şeyden Önce Bir Sabır İşidir

Adım adım yaşanacak dönüşümler ve nihai hedefe varma konusu, aceleye getirilmemesi gereken olgulardır. Toplumun da tek tek bireylerin de biçimlendirici ne çok öğeyle muhatap olduklarını, sistemin görünür-görünmez etkilerini dikkate almadan; yani sorunu nedenden kopararak ele aldığımızda, karşımıza çıkan yanlış eğilimlere sahip insanları bir “günahkar” gibi karşılarız ve aklımıza ilk gelen “cezalandırmak” olur. Gerçekte bu, sistem tarafından öğretilmiş yanlışlardan biridir. Halbuki devrimcilik, kolaya kaçma değil zoru başarma işidir ki bu, hemen her işte sabır ve özen gerektirir.

Devrimciler, çalışma yaptıkları mahallelerde korkulan değil sevilen konumda olmalı; halkın değil sistemin karşısında bir tehdide dönüşmeli, halk için bir güvence oluşturmalıdır. Böyle bir çalışma, hazır şablonlarla da aceleye getirilmiş yöntemlerle de olmaz. Bunun için, her mahallenin özgünlüğünü dikkate alan, halktan ayrışarak değil halkla bütünleşerek çalışma yapabilen kadrolara ihtiyaç vardır.

Alternatif kültür oluşturmak kolay değildir. Bunun için, öncelikle genelde kapitalizmin etkileri özelde emperyalist kültür çok iyi analiz edilmeli, neyin alternatifinin oluşturulacağı üzerinde kapsamlı biçimde durulmalıdır. İkincisi alternatif, kaba bir karşıtlık veya salt zıtlık değildir.Üçüncüsü, alternatifi doğru tanımlamak, doğru bir mücadele çizgisi izlemek için yeterli değildir. Örneğin “yeni sömürgeciliğin yoksul mahallelerdeki tezahürü fuhuş ve uyuşturucudur” dersek, yani sistemin insanlar üzerindeki bozucu etkilerini bu iki olgudan ibaret görürsek, sistemin irili ufaklı pek çok yansımasını göz ardı etmiş, dolayısıyla mücadele dışı bırakmış oluruz.

Bilinir ki devrimciler, alternatifini üretemedikleri her konuda, niyetten bağımsız olarak sistemi taklit eder.Yaygınlıkla rastlanan eğilimlerden biri de devrimci zeminde ahlak ölçülerinin, feodal değer yargılarının etkisi altında kalınarak belirlenmesidir.Bu bağlamda, fuhuş gerekçesiyle cezalandırılan kadına uygulanan yöntemlerin, neden sınıf karşıtlarımızın yöntemlerini andırdığı üzerinde durulabilirse, alternatifin nerede ve nasıl aranması gerektiğine dair ilk veriye ulaşılmış olur. (*****)

Son Söz veya Vietnam Devrimi’nin Verdiği Ders

Devrimci mücadelenin hafife alınması gerektiğini düşünen herkes, Vietnam devrimini incelemekle iyi bir iş yapmış olur. Uzun seneler süren sonsuz sabırlı örgütlenme çalışmaları, politik üslerin oluşması süreci adım adım ilerlerken yapılan fedakarlıklar ve çekilen acılar, uzun seneler süren korkunç çarpışmalar. Ancak objektif şartlar oluşunca ilk adımlar atılabilir. Ancak, kitleler şartların olgunlaştığını kabul edince daha cesur adımlar atılabilir. Eğer hareket için gerekli politik üsler, yıllar süren uzun eziyetli çarpışmalarla yaratılmasaydı, Giap’ın silahlı propaganda grupları birkaç gün bile dayanamazlardı. Fakat şartlar olgunlaşınca, halk sağlam duyguları ve bilimsel bir bakışı olan kararlı ve iyi tanımlanmış hedefleri olan bir önderlik altında tümüyle birleşince, önlerinde hiçbir şey duramaz. Vietnam’ın verdiği ders budur.” (Vietnam Kazanacak, abç)


 (*) Eşcinsellik gibi fuhuş konusu da ele alınırken, ilkin yaygın toplumsal algı ve öğretilmiş refleksler çerçevesinde bir tepkiyle karşılaşmamız, “Nasıl yani, fuhşu meşrulaştıracak mıyız?” sorularıyla muhatap edilmemiz normaldir; beklenen bir durumdur. Ancak bu türden tepkilerin/reflekslerin kaynağının, gerçekte ahlak olgusunu cinselliğe, cinselliği de meşruiyet adına öğretilmiş tanımlara kadar daraltan egemen bakış açısı olduğu düşünülürse, daha sakin ve daha derinlikli bakabilme zemini oluşur.

Yaptığımız değerlendirme dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, fuhuş kavramının kendisi bile salt cinsellik bağlamında kullanılmamakta, örneğin Marks’ta “işçinin umumi fahişeliği” gibi vurgulara rastlanmaktadır.

Bizim değerlerimiz de yaşam biçimimiz de bellidir; bir şeyi meşrulaştırmıyoruz; ama yazı bütününde görüleceği gibi ele alınan olgunun doğru anlaşılmasını, dolayısıyla da müttefiklerin ve mücadele hedeflerinin doğru seçilmesini sağlamaya çalışıyoruz.

(**) Marks, “Tiyatro, konser, genelev vb. işletmecisi aktörün, müzisyenin, fahişenin vb. emek gücü üzerindeki geçici tasarrufu satın alır,” derken tam da bunu kastetmekte, fahişenin emeğini, aktörün veya müzisyenin emeğinden ayırmadan tanımlama yapmaktadır.

(***) Sümer dilinde, İnanna için kullanılan “Hierodule”, cinsel ilişkiye girebilen rahibeyi tanımlayan “Kutsal Hizmetçi” anlamına gelmektedir. Babil’de ise fahişeler arasında farklı konumlar vardı. Tapınak fahişeleri en yüksek rütbeye sahiptiler ve bunlar “entu ve naditu” adlarıyla anılıyorlardı. Meyhane ve sokak fahişeleri ise “Harimtu” adıyla anılıyorlardı.

(****) Yazı içinde yaptığımız kimi vurgular, bütünlüklü biçimde ele alınmadığında evlilik, aşk, ikili ilişki gibi konularda net bir duruşumuzun olmadığı, bir belirsizliğin söz konusu olduğu kanaati oluşabilir. Bu konuda, birincisi bir şeyi yanlış bulmakla, eleştirmekle ona karşı nasıl bir tutum takınılması gerektiği arasındaki farka dikkat çekmeye çalışıyoruz. İkincisi biz, ne mülkiyet eksenli burjuva evliliği savunuyoruz ne de belirsizlik içindeyiz; “Her şeyini paylaşma hissi, sevgiliyi yaşamın bütününde var eder,” diyen bir hareketiz. Bu konuda, yaptığımız kapsamlı değerlendirmelerde, aşkın bir yaşam biçimi olması halinde, mücadeleden ayrı aşk aşktan ayrı mücadele olmayacağına dikkat çekiyor ve alternatifin bizzat bu ilişkilerin içinde boy vereceğini söylüyoruz.

(*****) Seks işçileri, uyuşturucu kullananlar vb (lümpen proletarya da diyebileceğimiz) kesimler ele alınırken, onların toplumdaki yeri, mağduriyeti veya nasıl tanımlanacağı ile mücadeledeki yerleri birbiri ile karıştırılmamalıdır. Lenin’in Clara Zetkin ile röportajında değindiği gibi burjuva toplumun fahişeler karşısındaki ikiyüzlülüğü başka bir şeydir, onları “özel loncasal devrimci savaşım birliği gibi örgütlemek ve onlar için bir kadın gazetesi çıkarmak bambaşka bir şeydir.


Bu yazı ilk olarak 24 Ağutos 2014 tarihinde devrimcihareket.net adresinde yayınlanmıştır.